Köklerin Altındaki Mavi Nöbet

Geniş tepelerin ardında, sabahları sisle örtülen Çınarkıran Vadisi uzanırdı. Vadinin ortasından geçen İncebel Deresi, eskiden taşların arasından şarkı söyleyerek akardı. Suyun kıyısında söğütler saçlarını sallanır, kurbağalar neşeli ezgiler tutturur, kelebekler çiçekten çiçeğe renkli mektuplar taşırdı. Fakat o yıl dere sessizleşmiş, yatağında yalnızca birkaç parlak çakıl taşı kalmıştı.
Vadide yaşayan Suna adında meraklı bir çocuk vardı. Suna, her sabah dereye uğrar, avucunu serin suya daldırırdı. Bir gün elini kuru taşlara koyunca toprağın içinden incecik bir titreşim duydu. Bu, suyun çok uzaktan gelen fısıltısıydı. Suna kulağını yere yaklaştırdı.
Beni bulmak için yalnızca kazma, biraz da dikkat gerek, diyordu fısıltı.
Suna hemen ormandaki dostlarına danıştı. Yaşlı kaplumbağa Tombi, uzun yıllardır aynı patikaları bildiği için derenin yukarı kıvrımlarını gösterebileceğini söyledi. Saksağan Pırpır, yüksek dallardan çevreyi gözleyecek, köstebek Mırmır ise toprağın altında suyun önünü kesen şeyleri araştıracaktı. Küçük bir arı olan Vızıl da çiçeklerin susuzluktan nasıl etkilendiğini anlatmayı üstlendi.
Hep birlikte derenin kaynağına doğru yürüdüler. Yolda plastik kapaklar, buruşturulmuş kâğıtlar ve eski bir ağ parçası gördüler. Bunlar yağmurla sürüklenip suyun önünde birikmişti. Suna, Doğayı korumak, onun bize seslenmesini beklemeden yardım etmektir diye düşündü. Dostlarıyla çöpleri ayırıp topladılar. Kullanılabilir olanları bir çuvala, geri dönüştürülebilecekleri başka bir sepete koydular.
Biraz ileride büyük bir kayanın dibinde çalılıklarla kapanmış dar bir kanal buldular. Mırmır toprağın altından gelen suyun burada sıkıştığını söyledi. Ancak kanalın üstüne devrilmiş kuru bir dal ve dallara dolanmış eski ağ, suyun yolunu tamamen kapatmıştı. Tombi, ağın içindeki tohumları ve küçük canlı yuvalarını fark etti. Bu yüzden herkes acele etmek yerine dikkatle çalıştı. Suna ağı kesmeden gevşetti, Pırpır dalın üzerindeki yuvaları güvenli bir dala taşıdı, Mırmır da toprağı yavaşça açtı.
Son düğüm çözüldüğünde, önce ince bir damla göründü. Ardından su, taşların arasından gümüş bir iplik gibi süzülmeye başladı. Vızıl sevinçle havada döndü; çünkü yakınlardaki yabani çiçeklerin kökleri yeniden nem bulacaktı. Fakat su hemen dereye ulaşmadı. Önünde, insanların piknikten sonra bıraktığı taşlarla yapılmış küçük bir set vardı.
Suna, seti yıkmanın kolay olduğunu biliyordu. Yine de suyun hızlanıp yuvaları bozmasını istemedi. Taşları tek tek kaldırıp kenara dizdiler ve suya kıvrımlı, yumuşak bir yol açtılar. Böylece dere, önce çiçeklerin köklerine, sonra kurbağaların gölcüğüne, en sonunda da vadinin aşağısına ulaştı. Her canlı, kendi gücü kadar katkı vermişti.
O akşam yağmur yağmadı, gökyüzünde tek bir bulut bile görünmedi. Ama İncebel Deresi yeniden şarkı söylüyordu. Sesini duyan kuşlar dallara kondu, söğütler hafifçe eğildi. Suna, derenin kıyısında mavi bir taş buldu. Taşın üzerinde su damlasına benzeyen doğal bir iz vardı.
Ertesi gün Suna, vadideki çocukları çağırdı. Birlikte dere kenarına küçük tabelalar astılar: Çöpünü yanında götür, suya yuva bırak, her canlıya yer aç. Sonra her hafta doğayı dinlemek için buluşmaya karar verdiler. Çocuklar büyüdükçe bu alışkanlık köyün her yanına yayıldı; insanlar ağaçların gölgesini, kuşların sesini ve temiz suyun değerini daha iyi anlamaya başladı.
Suna mavi taşı cebinde saklamadı. Onu derenin başladığı yere bıraktı. Çünkü o gün öğrenmişti: Doğa masalları, yalnızca anlatılan güzel düşler değildir. Bir su damlasını koruyan, bir yuvayı incitmeyen ve yere düşen her çöpü kaldıran eller, masalın gerçek kahramanlarıdır. İncebel’in sesi de uzun yıllar boyunca vadide, emeğin ve iyiliğin türküsü olarak akıp durdu.




