Güneşi Uyandıran Taş Davul

Uzak çağlarda, yemyeşil eğrelti otlarının gökyüzüne değecek kadar büyüdüğü bir vadide, dinozorların neşeyle yaşadığı küçük bir yuva vardı. Vadinin ortasında, yuvarlak ve altın benekli büyük bir taş dururdu. Dinozorlar bu taşa Güneş Davulu derdi. Sabahları taşın üzerine hafifçe vurulduğunda derin, sıcak bir ses çıkar; kuşlar kanat çırpar, çiçekler açar, dere şırıldamaya başlardı.
Bir sabah, vadide tuhaf bir sessizlik uyandı. Güneş yükselmişti ama Güneş Davulu tek bir ses bile çıkarmıyordu. Minik ankylosaurus Badem, zırhlı sırtını sallaya sallaya taşın yanına koştu. Kuyruğundaki yuvarlak kemik topuzla taşa usulca dokundu. Tık! Hiçbir yankı gelmedi.
“Belki daha güçlü vurmalıyım,” diye düşündü Badem. Fakat ne kadar denediyse de taş yalnızca sessizce parladı. Üstelik vadideki herkes telaşlanmıştı. Triceratopslar sabah yürüyüşlerini yapamıyor, uzun boyunlu dinozorlar hangi yöne gideceklerini şaşırıyor, küçük yavrular da alıştıkları neşeli sesi arıyordu.
Badem, yaşlı bir stegosaurus olan Suna’nın yanına gitti. Suna, dikenli sırtını güneşe çevirip uzun uzun düşündü. “Güneş Davulu’nu zorlayamazsın,” dedi. “Onun sesi, vadinin birlikte attığı kalp gibi doğar. Belki de bir şey eksilmiştir.”
Badem, eksik olanı bulmak için iki arkadaşından yardım istedi. İlki, neşeli sesleriyle uzaklara haber gönderebilen parasaurolophus Orun’du. Diğeri ise ağaç dalları arasında kolayca süzülen küçük microraptor Liko’ydu. Üç arkadaş, vadinin dört bir yanını araştırmaya karar verdi.
Önce derenin yanına gittiler. Orun, uzun tepesinden yumuşak bir melodi çıkardı. Melodi suyun üzerinde dolaştı, fakat cevap gelmedi. Liko, yüksek bir çınar eğrelti otunun dalına kondu ve çevreyi inceledi. O sırada yerde, güneş ışığına benzeyen minicik taş parçaları gördü.
Taş parçaları onları vadinin dışındaki sarı kayalıklara götürdü. Kayalıkların arasında, yere çökmüş dar bir geçit vardı. Geçidin içinde eski bir taş yuvası bulunuyordu. Yuvanın ortasında, Güneş Davulu’ndan kopmuş küçük bir parça duruyordu. Fakat parçanın çevresi kuru yapraklarla doluydu.
“Davulun sesi buraya sıkışmış olabilir,” dedi Liko. “Ama yaprakları tek başımıza kaldıramayız.”
Badem hemen arkadaşlarına katıldı. Üçü birlikte çalışmaya başladı. Liko yukarıdan yaprakları gagasıyla çekti, Orun nefesiyle hafifçe üfledi, Badem ise güçlü ayaklarıyla geçidin çevresindeki taşları kenara itti. Bir süre sonra, taş parçasının altında incecik bir kök ağı gördüler. Kökler, vadinin bütün bitkilerine uzanıyor ve onları Güneş Davulu’na bağlıyordu.
Ne var ki köklerin bir bölümü susuz kalmıştı. Yakındaki derenin yolu, geçen gün yuvarlanan büyük bir kütük yüzünden kapanmıştı. Dinozorlar bunu fark etmemişti; herkes yalnızca davulun susmasına üzülmüştü.
Arkadaşlar hemen vadiye döndü ve durumu anlattı. Bu kez yalnızca üçü değil, herkes yardım etti. Triceratopslar kütüğü boynuzlarıyla itti, uzun boyunlu dinozorlar dalları kaldırdı, küçük yavrular da çakıl taşlarını taşıdı. Sonunda dere yeniden akmaya başladı. Serin su, köklerin arasından ilerleyip sarı kayalıklardaki taş parçaya ulaştı.
Taş önce ılık bir ışık saçtı. Ardından derinlerden gelen yumuşak bir uğultu duyuldu. Badem, Orun ve Liko birlikte vadinin ortasına koştu. Badem kuyruğuyla taşa hafifçe vurdu. Bu kez davul, dağları titreten ama kimseyi korkutmayan sıcacık bir ses çıkardı.
Ses vadide dolaşırken çiçekler açıldı, kuşlar şarkı söyledi, dere pırıl pırıl parladı. Dinozorlar, davulun aslında tek bir kişinin gücüyle değil, herkesin küçük katkısıyla çaldığını anladı. O günden sonra vadide her sabah bir dinozor başka birine yardım eder, ardından Güneş Davulu’na birlikte dokunurlardı. Badem ise şunu hiç unutmadı: Bir sesin güzelliği, onu çıkaran gücün büyüklüğünde değil, ona katılan dostlukların çokluğundadır.




