Türk Masalları

Üç Narın Ardındaki Bakır Kapı

Bir zamanlar, dağların arasına kurulmuş Ilıcak adında küçük bir köy vardı. Köyün evleri kerpiçten, pencereleri mavi boyalıydı. Sabahları tandır kokusu sokaklara yayılır, akşamları çocukların kahkahaları dut ağaçlarının altında yankılanırdı. Fakat bir yaz, köyün ortasındaki pınar incecik akmaya başladı. Günler geçtikçe su azaldı; sonunda taş oluğun dibinde yalnızca birkaç damla kaldı.

Köyün en meraklı çocuğu Zühre, pınarın başında oturup taşlara baktı. Büyükannesi Suna, onun yanına gelip, “Bu pınarın suyu yalnızca topraktan değil, insanların gönlünden de beslenir,” dedi. Sonra evinin avlusundaki yaşlı nar ağacını gösterdi. Ağacın dallarında üç nar vardı. Biri altın sarısı, biri gümüş beyazı, diğeri de gece kadar koyu kırmızıydı.

“Bu narlar,” diye sürdürdü Suna, “yıllardır aynı dalda durur. Efsaneye göre onları doğru yere götüren kişi, köyün kayıp suyunu bulur. Ancak narlar, bencil bir elin avucunda ağırlaşır; iyi niyetli bir kalpteyse hafifler.”

Zühre ertesi sabah küçük bir heybe hazırladı. İçine üç narı, bir parça ekmek ve bakır maşrapasını koydu. Köyden ayrılırken annesi ona, “Yolun sana ne öğreteceğini dikkatle dinle,” dedi. Zühre başını sallayıp çamların arasındaki patikaya girdi.

Az sonra, sırtında boş sepetler taşıyan bir oduncuya rastladı. Adamın adı Hamza’ydı ve bütün gün çalışmasına rağmen evine götürecek yiyeceği kalmamıştı. Zühre ekmeğini ikiye böldü, yarısını ona verdi. Tam o anda altın sarısı nar hafifledi. Zühre bunu görünce şaşırdı ama yoluna devam etti.

Öğle vakti, çalılıkların arasında kanadı incinmiş bir turna gördü. Turna susuzluktan gagasını açıp kapatıyordu. Zühre, kendi maşrapasındaki suyu onun önüne koydu. Kuş birkaç yudum içti, sonra kanadını hafifçe çırptı. Gümüş beyazı nar da pamuk gibi hafifledi.

Akşama doğru Zühre, üç yolun birleştiği yerde yaşlı bir değirmenciyle karşılaştı. Değirmenci, uzak tepede bulunan bakır kapıyı aradığını, fakat gözlerinin artık eskisi kadar iyi görmediğini söyledi. Zühre onun elinden tuttu ve yolu birlikte yürümeyi önerdi. Gece bastırmadan tepenin ardındaki düzlüğe ulaştılar. Orada, yosunlarla örtülü büyük bir bakır kapı duruyordu.

Kapının üzerinde üç soru yazılıydı:

  • “Sahip oldukça eksilen nedir?”
  • “Paylaştıkça çoğalan nedir?”
  • “Bekledikçe güçlenen nedir?”

Zühre ilk soruyu düşündü. Köyde herkes suyu kendi testesinde sakladıkça pınarın daha da azaldığını hatırladı. “Bencillik,” dedi. İkinci sorunun cevabı için yolda verdiği ekmeği düşündü. “İyilik,” diye karşılık verdi. Üçüncü soruya gelince Suna’nın sabırla bekleyen nar ağacını hatırladı. “Umut,” dedi.

Bakır kapı sessizce açıldı. İçeride ne altın ne de mücevher vardı. Yalnızca taşların arasından çıkan berrak bir su, ince bir yol çizerek tepenin içlerine doğru akıyordu. Su, eski bir kanalda ilerleyip Ilıcak köyünün pınarına bağlanmıştı. Ancak kanalın ağzı kuru dallar, taşlar ve unutulmuş çuvallarla kapanmıştı.

Zühre ile değirmenci sabaha kadar çalıştı. Turna da çevreden kuşları çağırdı; kuşlar dalları taşıdı, Hamza ise köylülerle birlikte taşları kaldırdı. Gün doğarken kanal açıldı. Su, önce küçük bir gülümseme gibi kıpırdadı, sonra şırıl şırıl akarak pınarın taş oluğunu doldurdu.

Zühre üç narı köy meydanına getirdi. Narlar açıldığında içlerinden altın değil, nar taneleri gibi parlayan tohumlar çıktı. Suna bu tohumları köyün dört yanına ekti. O günden sonra Ilıcak’ta herkes suyunu, ekmeğini ve bilgisini paylaşmaya başladı. Pınar hiç kurumadı; nar ağaçları da her yıl daha çok meyve verdi.

Zühre büyüdüğünde köyün en sevilen anlatıcısı oldu. Çocuklara, “Gerçek hazine bazen kapının ardında değil, o kapıya varırken yaptığınız iyiliklerdedir,” derdi. Ilıcak halkı bu sözü unutmadı; çünkü suyun sesi, her gün onlara aynı gerçeği fısıldıyordu.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu