Türk Masalları

Kırmızı İplikle Örülen Sabah

Dağların ardında, sabahları horozlardan önce uyanan küçük Ilgın köyü varmış. Bu köyün en dikkat çekici yeri, meydandaki eski çeşmeymiş. Çeşmenin taşlarından su yerine yalnızca ince bir tıkırtı yükselir, bakır taslara tek damla bile düşmezmiş. Köylüler günlerce kovalarıyla beklemiş, fakat çeşme suskunluğunu bozmamış.

Çeşmenin yanında yaşayan Sedef adında meraklı bir kız varmış. Sedef, annesinin ördüğü kırmızı iplik bilekliği hiç çıkarmazmış. Bilekliğin özel bir gücü yokmuş; annesi onu, “İyilik yaparken elin yorulmasın,” diyerek vermiş. Sedef bu sözü çok sever, her sabah bilekliğine bakıp gülümsermiş.

Bir gün köye yaşlı bir seyyah gelmiş. Sırtında yamalı bir heybe, elinde de küçük bir tahta kepçe varmış. Çeşmenin başında durup üç kez taşlara vurmuş. Tıkırtı kesilmiş, ardından çeşmenin içinden incecik bir ses duyulmuş:

“Beni su değil, unutulan iyilik uyandırır.”

Köylüler şaşkınlıkla birbirlerine bakmış. Seyyah, “Bu çeşme, insanların birbirine verdiği karşılıksız desteği saklar. Köyünüzde iyilik azaldıkça suyu da çekilir. Yeniden akması için üç gönülden gelen iyilik gerekir,” demiş.

Herkes hemen kendi yaptığı iyilikleri anlatmaya başlamış. Biri geçen yıl komşusuna un verdiğini, biri de pazarda yaşlı birine yer açtığını söylemiş. Fakat çeşme yine de sessiz kalmış. Çünkü anlatılanların çoğu, teşekkür beklenerek yapılmış işler değil miymiş?

Sedef, o akşam kırmızı iplik bilekliğine baktı ve kimseye haber vermeden yola çıkmış. İlk olarak değirmene gitmiş. Değirmencinin çuvalı yırtılmış, buğdaylar taşların arasına saçılmış. Sedef bütün akşam eğilip taneleri toplamış. Değirmenci ona bir kese un vermek istemiş, fakat Sedef başını sallamış.

“Ben bunu karşılık için yapmadım,” demiş.

Gece ilerlerken yolda üşüyen bir tilki yavrusu görmüş. Sedef, omzundaki atkıyı çıkarıp yavrunun yanına bırakmış. Sonra da sessizce yürümüş. Tilki, atkının ucuna burnunu sürüp ormanda kaybolmuş. Sedef’in bilekliğindeki kırmızı iplik o anda bir parça ışıldamış.

Sabaha karşı köyün dışındaki kuru tarlaya varmış. Orada, ay ışığında çalışan yaşlı bir çiftçi görmüş. Adamın sabanının tahta oku kırılmış. Sedef, evden öğrendiği düğümle onu bağlamış ve tarlanın kenarındaki taşları toplamaya yardım etmiş. Çiftçi teşekkür etmek isteyince Sedef, “Güneş doğmadan işiniz bitsin istedim,” demiş.

Üçüncü iyiliği ise köy meydanında yapmış. Sedef, çeşmenin çevresinde bekleyen herkese, “Bugün birbirimizin işini kolaylaştıralım; yaptığımız iyiliği de saymayalım,” diye seslenmiş. Önce kimse ne yapacağını bilememiş. Sonra fırıncı, komşusunun odunlarını taşımış. Çömlekçi, çatlayan testileri onarmış. Çoban, yaşlı ninenin keçisini bulmuş. Çocuklar da meydanı süpürüp çiçekleri sulamış.

Güneş doğarken çeşmeden önce bir damla, sonra ince bir akarsu yükselmiş. Taşların arasından berrak su dökülmüş; meydanda sevincin sesi yankılanmış. Seyyah, kalabalığın arasından Sedef’e bakarak gülümsemiş. “Çeşme suyu değil, kalpleri çoğaltır,” demiş.

O günden sonra Ilgın köyünde kimse yaptığı iyiliği yüksek sesle anlatmamış. Birinin kapısında sessizce bırakılmış ekmek, kırık bir oyuncak için bulunan tahta parçası ya da yağmur başlamadan örtülen bir çatı, köyün en güzel sırları olmuş. Çeşme her sabah akmış; suyun şırıltısı, insanlara küçük bir iyiliğin koca bir sabaha dönüşebileceğini hatırlatmış.

Sedef’in kırmızı iplik bilekliği ise zamanla eskiyip kopmuş. Fakat Sedef üzülmemiş. Çünkü artık iyiliği hatırlamak için bileğine değil, kalbine bakması gerektiğini biliyormuş. Böylece türk masalları arasında anlatılagelen, suyu gönülden akan Ilgın Çeşmesi’nin öyküsü, kuşaktan kuşağa sevgiyle taşınmış.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu