Fındık Kuyruğunun Unuttuğu Rüzgâr

Geniş papatyalarla çevrili Ilgın Vadisi’nde, kuyruğunun ucunda fındık rengi bir benek taşıyan genç bir tilki yaşardı. Adı Pera’ydı. Pera, ormandaki yolları, kuşların yuvalarını ve dere kenarındaki taşların çoğunu bilirdi. Fakat bir sabah vadide tuhaf bir sessizlik başladı. Yapraklar kıpırdamıyor, değirmenin kanatları dönmüyor, yelkenli oyuncak tekneler suyun üzerinde ilerlemiyordu. Rüzgâr ortadan kaybolmuştu.
Vadinin yaşlı söğüdü, dallarını güçlükle sallayarak, “Rüzgâr bazen yorulup saklanır,” dedi. “Onu bulmak için yalnızca hızlı koşmak yetmez. Nereye gitmediğini de fark etmelisin.”
Pera, küçük bir heybe hazırladı. İçine üç ceviz, bir elma dilimi ve annesinin ördüğü mavi bir kurdele koydu. Sonra vadinin kuzeyindeki taşlı patikaya yöneldi. Yolda, kanadı çamura bulanmış bir arı gördü. Arı, çiçeklerin arasında vızıldamaya çalışıyor ama bir türlü yükseliyordu.
Pera hemen dereye gidip geniş bir yaprak getirdi. Arının kanadını dikkatle temizledi. Arı uçunca minik bir çiçeğin üzerine kondu ve, “Rüzgârı arıyorsan Kuru Çan Tepesi’ne bak. Orada sesler eskiden çok uzağa giderdi,” dedi.
Tilki teşekkür ederek tepeye tırmandı. Kuru Çan Tepesi’nin yamacında, çan biçimli kayaların arasında yaşayan tombul bir kirpi vardı. Kirpi, sırtındaki yaprakları toplamaya uğraşıyordu; ancak her yaprak yere düşüp tekrar aynı yere sürükleniyordu. Pera ona yardım etti. Birlikte yaprakları yuvarlak bir yığın yaptılar.
“Rüzgâr burada da yok,” dedi kirpi. “Ama dün gece kayanın ardında ince bir ıslık duydum. Ses, Yansıma Mağarası’na doğru gidiyordu.”
Pera mağaraya vardığında içerisi serin ve karanlıktı. Girişte, tüyleri gümüş gibi parlayan bir baykuş duruyordu. Baykuş, mağaranın içinden gelen yankıları dinliyordu. Pera birkaç adım attı, fakat kendi ayak sesleri bile duvarlardan dönüp birbirine karıştı. Hangi sesin gerçek, hangisinin yankı olduğunu anlayamadı.
O sırada Pera heybesindeki mavi kurdeleyi çıkardı. Kurdeleyi bir dala bağlayıp mağaranın önünde bekledi. Kurdele hiç kıpırdamıyordu. Tilki gözlerini kapattı ve uzun süre sessizce dinledi. Önce su damlalarının sesini, sonra uzaktaki arının vızıltısını, ardından kayanın içinden gelen çok hafif bir uğultuyu fark etti.
“Rüzgâr mağaranın içinde değil,” dedi. “Mağaranın arkasındaki dar geçitte sıkışmış olmalı.”
Baykuş, kanatlarını açarak yukarıdaki taşları inceledi. Mağaranın arkasında, sarmaşıklarla kapanmış küçük bir açıklık buldular. Açıklığın önünde devrilmiş bir ağaç gövdesi duruyordu. Pera gövdeyi tek başına itmeye çalıştı ama başaramadı. Arı, kirpi ve baykuşu çağırdı. Arı sarmaşıkları gevşetti, kirpi köklerin arasındaki taşları çıkardı, baykuş da dalları yukarı kaldırdı. Pera bütün gücüyle gövdeyi yana doğru itti.
Birden dar geçitten serin bir esinti yükseldi. Önce Pera’nın kulaklarını okşadı, sonra mavi kurdeleyi havalandırdı. Rüzgâr, uzun zamandır kapalı kalan yolunu bulmuş gibi vadinin içine doğru koştu. Yapraklar dans etti, değirmenin kanatları dönmeye başladı, dere üzerindeki tekneler neşeyle ilerledi.
Vadidekiler sevinçle toplandığında Pera, herkesin rüzgârı kendisi bulduğunu sandı. O ise başını sallayıp, “Ben yalnızca dinledim. Asıl yolu birlikte açtık,” dedi.
O günden sonra Ilgın Vadisi’nde her bahar bir buluşma düzenlendi. Arılar çiçek kokularını, kirpiler yaprak haberlerini, baykuşlar gecenin seslerini getirirdi. Pera da sessizliğin içindeki küçük işaretleri dinlemeyi öğretirdi. Rüzgâr ise her buluşmanın sonunda vadinin üzerinden geçer, mavi kurdeleyi göğe doğru uçururdu.



