Pofuduk Kuyruklu Nara ve Yağmurun Sakladığı Ezgi

Uçsuz çiçek düzlüklerinin ardında, pembe kayalıklarla çevrili Ilıkkuyruk Vadisi uzanırdı. Bu vadide uzun boyunlu diplodoklar, küçük kanatlı kertenkeleler ve neşeli triseratopslar birlikte yaşardı. Vadinin en meraklı sakini ise genç bir ankylosaurus olan Nara’ydı. Nara’nın kuyruğu yuvarlak ve pofuduk görünürdü. Ne zaman heyecanlansa kuyruğunu sağa sola sallayıp kuru yaprakları havalandırırdı.
O yıl güneş, gökyüzünde her zamankinden uzun kalmıştı. Dereler incelmiş, nilüfer yaprakları büzülmüş, vadinin ortasındaki büyük su çanağı da neredeyse boşalmıştı. Yaşlı diplodok Buru, su çanağının kenarında başını eğip, “Yağmur bulutları bu yolu neden unuttu?” diye düşündü.
Nara, akşamüstü kayaların arasından gelen ince bir ses duydu. Ses, rüzgârın uğultusuna benzemiyordu. Daha çok, birinin uzaklarda mırıldandığı yumuşak bir ezgi gibiydi: Dinle taşı, dinle toprağı; sabır çağırır yağmur çağını.
Bu ezgiyi duyduğunu arkadaşlarına anlatınca herkes farklı bir fikir söyledi. Üç boynuzlu Mimo, sesin tepedeki yankı mağarasından geldiğini düşündü. Minik pterozor Sisi ise şarkının gökyüzünde uçtuğuna inanıyordu. Buru, yıllar önce vadinin kuzeyinde “Yağmur Çanı” adında eski bir taş bulunduğunu hatırladı. Söylentiye göre bu taş, doğru ezgiyle uyandırıldığında bulutlara haber gönderirmiş.
Nara, “Öyleyse ezgiyi bulup Yağmur Çanı’na götürelim,” dedi. Yanına Mimo ile Sisi’yi aldı. Üç arkadaş önce sarı otların arasından geçtiler. Nara’nın pofuduk kuyruğu her sallandığında havaya toz kalkıyor, Sisi gülmekten kanat çırpmakta zorlanıyordu.
Bir süre sonra yol ikiye ayrıldı. Sol tarafta parlak kristallerle dolu bir geçit, sağ tarafta ise dikenli eğrelti otlarıyla kaplı sessiz bir patika vardı. Kristaller ışıl ışıl parlıyordu ama ezgi sağdaki patikadan geliyordu. Mimo, “Parlak olan daha güzel görünüyor,” diye söylendi. Nara başını eğip toprağı dinledi. Patikanın altında hafif bir titreşim hissediyordu.
“Bazen yolun doğrusu, en gösterişli olan değildir,” dedi. Böylece sessiz patikayı seçtiler. Dikenler onları durdurmaya çalışınca Nara kuyruğuyla otları yana itti. Mimo boynuzlarıyla dalları kaldırdı, Sisi de yukarıdan güvenli yerleri gösterdi. Birbirlerine yardım ederek geçitten çıktılar.
Patikanın sonunda, yosunlarla örtülü yuvarlak bir taş buldular. Taşın üzerinde üç küçük çukur vardı. Nara kulağını yaklaştırınca ezgi daha belirgin duyuldu. Fakat taş, şarkının son sözünü söylemiyordu. Mimo çukurlara çiçek koydu, Sisi tüylerinden birini bıraktı, Nara da parlak bir kabuk yerleştirdi. Yine de taş sessiz kaldı.
O sırada yaşlı bir stegozor olan Tumba, ağır adımlarla yanlarına geldi. “Bu taş armağan değil, dikkat ister,” dedi. “Üç çukur, üç farklı sesi bekler: suyun sesi, yaprağın sesi ve dostların sesi.”
Arkadaşlar çevrelerine baktı. Yakında küçücük bir su damlası, kayadan kayaya düşüyordu. Sisi kanatlarını suya değdirip damlaları taşa serpiştirdi. Mimo, geniş bir yaprağı nazikçe salladı. Nara ise gözlerini kapatıp vadide yaşayan herkesin sesini düşündü: Buru’nun yavaş nefesi, yavru dinozorların kahkahası, böceklerin vızıltısı… Sonra arkadaşlarıyla birlikte ezgiyi söylemeye başladı.
Taş önce ısındı, sonra içinden berrak bir tını yükseldi. Uzak tepelerdeki kayalar bu sesi birbirine aktardı. Vadinin üzerinde küçük gri bulutlar belirdi. Bulutlar büyüdü, büyüdü ve sonunda ilk damla Nara’nın pofuduk kuyruğuna düştü.
Yağmur kısa süre sonra bütün vadiyi serinletti. Boş su çanağı doldu, nilüferler yapraklarını açtı, kuruyan otlar yeniden yeşerdi. Dinozorlar yağmurun altında dans ederken Nara, Yağmur Çanı’nın aslında tek başına hiçbir mucize yaratmadığını anladı.
Çünkü ezgi, taşın içinde değil; dikkatle dinleyen kulaklarda, yardım eden ellerde ve birlikte atılan adımlardaydı. O günden sonra Ilıkkuyruk Vadisi’nde dinozor masalları anlatılırken çocuklara hep şu söz söylendi: “En küçük ses bile, onu paylaşan dostlar bulunca gökyüzüne ulaşır.”




