Veyra’nın Cebinde Uyuyan Yıldız

Uçurumların arasında asılı duran Lumeri ülkesinde geceler sıradan başlamazdı. Güneş battığında gökyüzüne önce mor, sonra turuncu, ardından deniz mavisi bir örtü serilirdi. Bu renkleri, bulutların arasında yaşayan ışık böcekleri dağıtırdı. Fakat bir akşam bütün ışık böcekleri yuvalarına çekildi ve gökyüzü simsiyah kaldı.
Lumeri’nin Çan Kulesi’nde çalışan on bir yaşındaki Veyra, karanlığın içinde küçük bir parıltı gördü. Parıltı, avucuna sığacak kadar yuvarlak, ılık ve gümüş benekliydi. Veyra onu cebine koyduğu anda minicik yıldız esnedi.
“Beni Uyku Kuyusu’na götür,” diye fısıldadı yıldız. “Orada uyuyan ışıkların kapısı kapanmak üzere. Kapı kapanırsa Lumeri’de renkler bir daha gökyüzüne çıkamaz.”
Veyra şaşırdı ama korkmadı. Çünkü Çan Kulesi’nin yaşlı bekçisi Sefun ona bir zamanlar, “Cesaret, korkuyu yok etmek değil, korkarken doğru adımı seçmektir,” demişti. Veyra, yün pelerinini omzuna aldı ve yıldızı cebinde dikkatle taşıyarak şehrin dışına çıktı.
Renk Değiştiren Orman
Uyku Kuyusu’na giden yol, her adımda başka bir renge dönüşen Zümrüt Sesleri Ormanı’ndan geçiyordu. Ağaçların yaprakları Veyra yaklaşınca sarıya, uzaklaşınca pembeye dönüyordu. Patikada üç yol belirdi: biri kısa ama sessizdi, biri uzun fakat çiçeklerle doluydu, üçüncüsü ise kıvrıla kıvrıla yukarı çıkıyordu.
Veyra kısa yolu seçmek üzereyken yerde titreyen bir yaprak fark etti. Yaprağın üzerinde küçücük bir kaplumbağa duruyor, kabuğundaki mavi çizgileri bir türlü birleştiremiyordu. Meğer ormanın renkleri, yolunu kaybeden canlıların hatıralarından oluşuyormuş. Kaplumbağa evinin yönünü unutmuştu.
Veyra yolculuğunu geciktirmek pahasına kaplumbağaya yardım etmeye karar verdi. Onu uzun ve çiçekli yoldan götürdü. Kaplumbağa her doğru dönüşte kabuğuna yeni bir çizgi ekledi. Sonunda büyük bir menekşe ağacının altında yuvasını buldu. O anda orman, gökyüzünü aydınlatacak kadar parlak bir yeşile büründü.
Cebindeki yıldız da biraz daha ısındı. Veyra, iyiliğin yolu uzatsa bile yolculuğu güzelleştirdiğini anladı.
Uyku Kuyusu’nun Bekçisi
Ormanın sonunda, taşları yukarı doğru yüzüyormuş gibi görünen bir tepe vardı. Tepenin ortasında Uyku Kuyusu bulunuyordu. Kuyunun başında, başı bulutlardan, gövdesi ince dallardan oluşan bir bekçi oturuyordu. Adı Nefes’ti.
Nefes, Veyra’ya üç soru sordu. İlk soru şuydu: “Bir yıldız neden parlar?” Veyra, “Karanlığı yenmek için,” dedi. Nefes başını salladı ama gülümsemedi.
İkinci soru geldi: “Bir renk neden güzeldir?” Veyra, “Diğer renklerden daha parlak olduğu için,” diye cevapladı. Bu kez kuyunun taşları biraz daha yükseldi.
Son soru en zoruydu: “Bir ışık ne zaman gerçekten yol gösterir?”
Veyra cebindeki minik yıldızı çıkardı. Yıldızın parıltısı zayıflamıştı. Veyra düşündü, sonra şöyle dedi: “Işık yalnız kendini göstermek için değil, başkasının yolunu bulmasına yardım etmek için parlamalı.”
Bekçi Nefes’in bulut başı gökyüzüne doğru genişledi. Kuyunun derinliklerinden yumuşak bir uğultu yükseldi ve taşlar göğe doğru değil, bu kez aşağıya doğru süzülmeye başladı. Kapak açılmıştı.
Veyra yıldızı kuyunun içine bıraktı. Yıldız düşmedi; suyun üzerinde yüzerek binlerce küçük ışığa ayrıldı. Bu ışıklar önce ormana, sonra Lumeri’ye, ardından gökyüzüne yayıldı. Işık böcekleri yuvalarından çıkıp renkleri yeniden bulutlara taşıdı.
O gece Lumeri’nin göğü eskisinden daha parlak oldu. Mor, turuncu ve deniz mavisinin arasına yeni bir renk de katıldı: yumuşak, sıcak bir altın rengi. Şehir halkı bu rengin adını Veyra’nın yaptığı seçimden esinlenerek “yardım ışığı” koydu.
Veyra sabaha karşı Çan Kulesi’ne döndüğünde Sefun ona sessizce baktı. Veyra’nın cebinde artık yıldız yoktu, fakat cebin içi hâlâ sıcacıktı. Çünkü bazı ışıklar taşınmaz; doğru davranışlarla insanın içinde yaşamaya devam eder. O günden sonra Lumeri’de gökyüzü her karardığında çocuklar birbirlerine küçük bir iyilik yapar, sonra başlarını kaldırıp renklerin yeniden doğuşunu izlerdi.



