Uçurtma Kuyusundan Gelen Neşeli Tıkırtı

Çiçekliova’nın en neşeli köşesinde, yuvarlak taşlarla çevrili eski bir kuyu vardı. Bu kuyu su vermezdi ama rüzgârlı günlerde içinden tatlı bir tıkırtı yükselirdi. Tık tık, tık tık… Sanki kuyunun dibinde minicik bir kaşık, bir bardağa hafifçe vuruyordu.
Beş yaşındaki Lila, bu sesi her duyduğunda kuyunun başına koşardı. Sarı çizmelerini giyer, mor şapkasını takar ve kuyunun taşlarına eğilirdi. Fakat ne kadar dikkat ederse etsin, içeride ne olduğunu göremezdi.
Bir sabah tıkırtı her zamankinden daha hızlı başladı. Tık tık tık tık! Lila şaşkınlıkla gözlerini açtı.
“Merhaba! Orada biri mi var?” diye seslendi.
Kuyudan yumuşacık bir ses geldi: “Biri değil, bir şey var. Ama tek başına uçamıyor.”
Lila hemen köyün yaşlı saatçisi Bay Duru’ya gitti. Bay Duru, masasında duran küçük büyüteci aldı ve kuyunun içine baktı. Sonra gülümsedi.
“Kuyunun dibinde bir uçurtma ipi var,” dedi. “İpin ucunda da gökyüzüne çıkmayı bekleyen bir uçurtma bulunuyor. Fakat uçurtmanın kuyudan çıkması için üç güzel şeye ihtiyacı var: sağlam bir ip, hafif bir kuyruk ve onu uçuracak neşeli bir şarkı.”
Lila, “Bunları bulabiliriz!” diye sevinçle bağırdı.
Önce arkadaşlarının yanına gitti. Pofuduk tüylü keçi Badem, uzun kulaklı tavşan Fındık ve minik kaplumbağa Misket, köy meydanında renkli taşlarla oynuyordu.
“Kuyuda bir uçurtma varmış. Ona yardım eder misiniz?” diye sordu Lila.
Badem hemen yünlerinden ince, sağlam bir parça verdi. Fındık, eski bir mendilden hafif bir kuyruk hazırladı. Misket ise cebinden çıkardığı küçük düdüğü gösterdi.
“Şarkı söyleyemem,” dedi Misket. “Ama düdüğümle güzel bir melodi çalabilirim.”
Üç arkadaş, köy halkından da yardım istedi. Fırıncı Nane, uçurtmanın üzerine konacak mavi bir yıldız çizdi. Çiçekçi Sümbül, kuyruğa papatya yaprakları bağladı. Çocuklar da ellerindeki renkli kâğıtları getirip uçurtmanın kanatlarını süslediler.
Uçurtma öyle güzel oldu ki herkes ona bakarken gülümsedi. Ancak uçurtmayı kuyudan çıkarmak kolay değildi. İp aşağıya sarkıtıldı, fakat ilk çekişte küçük bir taş yuvarlandı. İkinci çekişte kuyruk bir dala takıldı.
Lila üzülmek üzereyken Bay Duru elini kaldırdı.
“Acele etmeyelim,” dedi. “Bazı işler güçlü olmaktan çok, uyumlu olmayı ister.”
Herkes sıraya geçti. Badem ipi tuttu. Fındık kuyruğu nazikçe ayırdı. Misket düdüğüyle yavaş bir ezgi çaldı. Lila da kuyunun içinden gelen tıkırtıya kulak vererek, “Bir, iki, üç!” diye saydı.
Bu kez herkes aynı anda çekti. Tıkırtı önce hızlandı. Sonra kuyunun içinden renkli bir ışık yükseldi. Mavi yıldızlı uçurtma, taşların arasından süzülerek meydana çıktı.
Uçurtma gökyüzüne yükselince köyün üzerine kırmızı, sarı ve yeşil ışıklar saçıldı. Rüzgâr, uçurtmanın kuyruğundaki papatya yapraklarını savurdu. Düdüğün melodisine kuşlar da katıldı.
Lila ipin ucunu tutuyordu ama ipi tek başına çekmiyordu. Yanında bütün arkadaşları vardı. Bu yüzden uçurtma gittikçe daha yükseğe çıktı.
Bir süre sonra uçurtmanın ucundan minicik bir kâğıt düştü. Lila kâğıdı açtı. Üzerinde şu cümle yazıyordu:
“Neşeyi paylaşanların ellerinde gökyüzü bile hafifler.”
O günden sonra kuyu artık sessiz kalmadı. Her rüzgârlı sabah tıkırtılar duyuldu. Köy çocukları meydanda buluşup yeni uçurtmalar yaptı. Kimi uçurtmasına bulut çizdi, kimi güneş, kimi de kocaman bir gülümseme.
Lila ise her uçurtma uçuşunda aynı şeyi hatırladı: Bir işi birlikte yapınca ipler dolaşmaz, kalpler yorulmaz, gökyüzü herkese biraz daha yakın olur.




