Sofradaki Boş Tabak

Çınaraltı kasabasının kenarında, sarmaşıklarla kaplı neşeli bir ev vardı. Bu evde Aras, annesi Suna, babası Cemil ve büyükannesi Nergis yaşardı. Aile birbirini çok severdi ama son zamanlarda herkesin aklı başka yerdeydi. Aras ödevleriyle, Suna işindeki toplantılarla, Cemil tamirhanedeki hesaplarla uğraşıyor, Nergis ise eski fotoğraflarını düzenliyordu. Aynı evde yaşasalar da gün boyunca birbirlerine ancak kapı aralıklarından sesleniyorlardı.
Bir akşam Suna sofraya dört tabak koydu. Fakat masanın ortasında, daha önce hiç görmediği küçük, porselen bir tabak duruyordu. Tabağın kenarında mavi bir çizgi, ortasında da altın renkli minicik bir yıldız vardı.
“Bu tabak kimin?” diye sordu Aras.
Nergis nine gözlüklerinin üzerinden tabağa baktı. “Belki de sofrada eksik kalan bir şeyi bekliyordur,” dedi.
Herkes güldü, sonra yemeğe başladı. Aras bir yandan kitabına bakıyor, Cemil cebindeki telefonun ışığını kontrol ediyor, Suna ertesi günün listesini düşünüyordu. O sırada gizemli tabak hafifçe parladı. Tabağın üzerinde, kimsenin koymadığı sıcak bir ekmek belirdi.
“Ekmek mi çıktı?” diye şaşırdı Cemil.
Nergis nine ekmeği böldü. Fakat ekmekten buhar yerine yumuşak bir ses yükseldi: “Bugün birbirinize ne anlatmak isterdiniz?”
Aras’ın kaşığı havada kaldı. Suna’nın gözleri büyüdü. Cemil telefonu masaya bıraktı.
“Ben,” dedi Aras, “okulda yaptığım tahta kuşu göstermek istiyordum. Ama kimse dinlemeyecek sandım.”
Suna oğluna dikkatle baktı. “Ben de işte çok yoruldum. Biri bana sadece ‘Günün nasıl geçti?’ diye sorsun istedim.”
Cemil başını eğdi. “Ben bugün dükkânda eski bir radyoyu çalıştırdım. Size anlatmayı düşündüm ama sonra unuttum.”
Nergis nine gülümsedi. “Ben de sizin çocukken çekilmiş fotoğraflarınızı buldum. Hep birlikte bakacağımız bir akşam hayal ettim.”
Herkes konuştuğunda tabaktaki yıldız biraz daha ışıldadı. Sonra ekmek kayboldu, yerine dört küçük kurabiye belirdi. Kurabiyelerin üzerinde aile üyelerinin ilk harfleri vardı.
Birlikte Atılan Adımlar
O günden sonra aile, sofradaki boş tabağı her akşam masanın ortasına koydu. Tabağın sihirli olup olmadığını kimse tam anlayamıyordu. Bazen üzerinde bir meyve, bazen rengârenk bir düğme, bazen de katlanmış minicik bir kâğıt beliriyordu. Kâğıtlarda hep bir soru yazıyordu: “Bugün seni ne güldürdü?”, “Kime yardım ettin?”, “Yarın neyi birlikte yapmak istersin?”
Fakat birkaç gün sonra aile yine eski alışkanlıklarına döndü. Aras aceleyle yemek yiyor, Suna sık sık kalkıp işlerine bakıyor, Cemil televizyonun sesini açıyor, Nergis nine ise herkesin suskunluğunu fark edip üzülüyordu. O akşam boş tabak karardı. Üzerindeki altın yıldız sönük bir noktaya dönüştü.
“Demek yalnızca aynı masada oturmak yetmiyor,” dedi Aras. “Birbirimizi gerçekten dinlememiz gerekiyor.”
Bunun üzerine Cemil evde yeni bir kural önerdi: Yemek sırasında telefonlar pencere önündeki sepete bırakılacak, kimse söz kesmeyecek ve herkes o gününden bir şey paylaşacaktı. Suna bu kurala bir de “yardım çanı” ekledi. Evde biri zorlandığında küçük bakır çan çalacak, herkes elinden geleni yapacaktı.
İlk başta bu düzen biraz tuhaf geldi. Aras konuşurken heyecanlanıp kelimeleri karıştırdı, Cemil çanı yanlışlıkla iki kez çaldı, Suna çorbayı ocakta unuttu. Ama kimse kızmadı. Her yanlış, birlikte gülünecek küçük bir anıya dönüştü.
Bir cumartesi, Nergis ninenin eski sandığının kilidi kırıldı. Aile hemen yardım çanını çaldı. Aras ince bir tel buldu, Cemil menteşeyi onardı, Suna sandığın içindeki kumaşları düzenledi. Nergis nine de kapağın altındaki fotoğrafları anlattı. Sandıktan, yıllar önce ailenin ilk evinde kullanılan aynı türden bir porselen tabak çıktı. Demek boş tabak, Nergis ninenin annesinden kalmıştı.
“Bu tabak,” dedi Nergis nine, “sofrada kimsenin yalnız kalmamasını hatırlatır.”
O akşam tabak yeniden ışıldadı. Üzerinde tek bir cümle belirdi: “Birlikte geçirilen zaman, evin en sıcak ışığıdır.”
Aradan yıllar geçti. Çınaraltı’ndaki ev hâlâ bazen dağınık, bazen gürültülü, bazen de telaşlıydı. Fakat herkes biliyordu ki sevgi yalnızca güzel sözlerle değil, ayrılan zamanla, dikkatle dinleyen kulaklarla ve uzanan ellerle büyürdü. Sofradaki boş tabak da her akşam masanın ortasında durur, aileye aynı şeyi fısıldardı: Bir ev, içindeki insanlar birbirine yer açtığında yuva olur.




