Sofranın Altındaki Yedinci Sandalye

Çınaraltı köyünün en neşeli evinde, Duru, annesi Belgin, babası Aras ve dedesi Rıza birlikte yaşardı. Evleri, eski taş değirmenin yanındaki sarı duvarlı küçük bir evdi. Sabahları mutfaktan kızarmış ekmek kokusu yükselir, akşamları ise herkes gün içinde yaşadığı ilginç bir olayı anlatmak için sofrada buluşurdu. Ancak son zamanlarda ev halkı aynı masada otursa da birbirini gerçekten dinlemiyordu.
Duru okulda yaşadığı bir olayı anlatırken annesi alışveriş listesini düşünür, Aras iş yerindeki bir toplantının notlarını karıştırır, dedesi de eski radyonun cızırtısını düzeltmeye uğraşırdı. Kimse kötü niyetli değildi; yalnızca herkesin aklı başka yerdeydi. Duru, sözleri havaya bırakılmış balonlar gibi yükselip sessizce kayboluyormuş hissine kapılıyordu.
Bir cuma akşamı Belgin sofraya mercimek çorbası, fırında sebzeler ve tarçınlı elmalar koydu. Herkes yerine oturduğunda masanın altında hafif bir tıkırtı duyuldu. Aras eğilip baktı. Masanın dört ayağının yanında, daha önce hiç görülmemiş küçük bir tahta sandalye duruyordu. Sandalyenin sırtında iç içe geçmiş dört kalp şekli vardı.
“Bu sandalye nereden çıktı?” diye sordu Duru.
Dedesinin gözleri parladı. “Bazı evlerde eşyalar, ihtiyaç duyulan şeyi hatırlatmak için ortaya çıkar,” dedi. “Belki de bu sandalye, soframızda eksik kalan birini bekliyordur.”
Herkes birbirine baktı. Evde yaşayan dört kişiydiler. Belgin, sandalyeye bir tabak koydu. O anda sandalyenin tahtası ısındı ve üzerindeki kalplerden biri altın rengine dönüştü.
“Belki beşinci kişi, dinlemek isteyen kişidir,” dedi Aras.
Bu söz üzerine aile bir oyun oynamaya karar verdi. Sırayla herkes, o gününü anlatacak; diğerleri de sözünü kesmeden dinleyecekti. İlk olarak Duru konuştu. Okul bahçesinde resim yaparken boyalarının döküldüğünü, arkadaşlarının yardım ettiğini ve birlikte rengârenk bir ağaç çizdiklerini anlattı. Bu kez annesi alışveriş listesini katladı, babası not defterini kapattı, dedesi radyonun düğmesini susturdu.
“Ağacın dallarında ne vardı?” diye sordu Belgin.
Duru şaşırdı. Daha önce kimse hikâyesinin küçük ayrıntılarını sormamıştı. Gülümseyerek, “Her dalda başka bir ailenin dileği vardı,” dedi.
Sonra Belgin, pazarda karşılaştığı yaşlı bir kadının yıllar önce diktiği fesleğenleri anlattı. Aras, iş yerinde hata yaptığını ve bir arkadaşının onu utandırmadan desteklediğini paylaştı. Dede Rıza ise çocukken kardeşiyle aynı uçurtmayı uçurmak için nasıl sabırla beklediklerini söyledi. Her anlatının ardından sandalyedeki bir kalp daha parladı.
Fakat dördünün de aklında aynı soru vardı: Sandalye neden hâlâ boştu?
O sırada evin kapısı çalındı. Gelen, köyün karşı yamacında tek başına yaşayan Zeliha Teyze’ydi. Elinde küçük bir sepet, yüzünde çekingen bir gülümseme vardı. Fırtına yüzünden sobasının bacası tıkanmış, evine dönmeden önce biraz dinlenmek istemişti.
“Soframızda sana da yer var,” dedi Duru, hiç düşünmeden.
Zeliha Teyze, yedinci sandalyeye oturdu. Sandalye bu kez yumuşak bir ışıkla parladı. Meğer sihirli sandalye, evde eksik olan kişinin sayısını değil, paylaşılmamış bir sıcaklığı bekliyormuş. Zeliha Teyze, gençliğinde köy çocuklarına masal anlatırken kullandığı bir ninniyi söyledi. Sesi öyle içtendi ki mutfaktaki kaşıklar bile hafifçe tıngırdadı.
Yemekten sonra aile, Zeliha Teyze’nin bacasını temizlemesine yardım etti. Aras merdiveni tuttu, Belgin sıcak çörekler hazırladı, Duru odunları taşıdı, dede Rıza da eski sobanın kapağını onardı. İşleri bitince Zeliha Teyze evine döndü; fakat ertesi gün yeniden uğrayacağına söz verdi.
O günden sonra aile, her akşam sofrada bir “dinleme dakikası” ayırdı. Bazen konuşacak yedinci kişi bir komşu, bazen kapı önünde bekleyen yorgun bir yolcu, bazen de bütün gününü anlatmak isteyen küçük bir kuş olurdu. Sandalye ise her seferinde yalnızca ihtiyaç olduğunda görünür, sevgiyle paylaşılan sofralarda sessizce yerini alırdı.
Duru, aile olmanın yalnızca aynı evde yaşamak olmadığını öğrendi. Aile; birbirinin sesine kulak vermek, zor zamanda yan yana durmak ve sofradaki yeri genişletmekti. O evde artık kimse sözlerinin havaya karışıp kaybolacağından korkmuyordu. Çünkü herkes biliyordu: Gerçekten dinlenen her söz, kalpte ışıklı bir sandalye açardı.


