Sazlığın Sessiz Davulu

Geniş bir gölün kıyısında, rüzgârla fısıldaşan uzun sazlıklar uzanırdı. Bu sazlığın yakınında yaşayan hayvanlar birbirlerini tanır, zor günlerde ellerinden geldiğince yardımlaşırlardı. İçlerinde Saksağan Pırıltı da vardı. Pırıltı’nın tüyleri ışıkta güzel görünürdü ama onun en büyük merakı, parlayan her şeyi kendine ayırmaktı. Bir düğme, renkli bir taş, bakır bir kapak ya da gümüş renkli bir yaprak gördüğünde hemen yuvasına taşırdı.
Bir sabah Pırıltı, göl kıyısında daha önce hiç görmediği yuvarlak bir nesne buldu. Nesnenin yüzeyi koyu kırmızıydı ve kenarında ince altın çizgiler vardı. Saksağan gagasıyla hafifçe vurunca tok bir ses duyuldu: “Tum!” Bu ses öylesine hoştu ki sazlıklardaki kurbağalar susup ona baktı.
“Bu kesinlikle çok değerli bir şey,” diye düşündü Pırıltı. “Bunu kimseye göstermeden saklamalıyım.”
Nesneyi yuvasına taşıdı. Gün boyunca ona farklı taşlarla, kuru dallarla ve parlak kabuklarla vurdu. Kimi zaman yüksek, kimi zaman alçak sesler çıktı. Pırıltı, sesleri birbirine benzetmeye çalıştı; fakat ortaya yalnızca düzensiz gürültüler çıktı. Yine de bunun beceriksizliğinden değil, davulun huysuzluğundan kaynaklandığına inanıyordu.
Öğleden sonra gölün öteki ucunda bir hazırlık başladı. O akşam hayvanlar, her yıl yaptıkları Ay Işığı Şenliği’nde buluşacaktı. Ördekler suyun üzerinde süzülecek, tavşanlar meşe yapraklarından süsler hazırlayacak, kaplumbağalar da yavaş ama neşeli bir yürüyüş düzenleyecekti. Şenliğin sonunda herkes birlikte şarkı söyleyecekti.
Yaşlı Kaplumbağa Yumuşakadım, Pırıltı’nın yuvasının önünden geçerken kırmızı nesneyi gördü.
“Bu bir davul,” dedi. “Şenliğin ritmini tutması için çok işimize yarar. Onu nerede buldun?”
Pırıltı kanatlarını nesnenin üzerine kapattı. “Bu benim,” diye karşılık verdi. “Hem onu en güzel çalan da benim.”
Yumuşakadım gülümsedi. “Bir şeyin sana ait olması, onunla en iyi işi senin yapacağın anlamına gelmez. Bazen bir yetenek, ancak başkalarıyla paylaşılınca gerçek değerini gösterir.”
Saksağan bu sözleri dinlemedi. Davulu yuvasına götürüp şenliğe tek başına gitmeye karar verdi. Akşam olduğunda herkes göl kıyısında toplandı. Tavşanlar ritim bekledi, ördekler kanatlarını kaldırdı, kurbağalar boğazlarını temizledi. Fakat davul ortada yoktu.
Pırıltı sonunda görkemli bir uçuşla meydana indi. Davulu göğsünün önünde taşıyor, herkesin hayranlıkla kendisine bakmasını bekliyordu.
“Şimdi size eşsiz bir gösteri sunacağım!” dedi.
Davula önce hızlıca vurdu. “Tum, tak, tum!” Sonra daha da hızlandı. Fakat ritim bir türlü düzene girmedi. Kurbağaların şarkısı dağıldı, ördeklerin adımları birbirine karıştı. Pırıltı telaşlandıkça daha sert vurdu. Sonunda davulun gerilmiş yüzeyi küçük bir sesle gevşedi ve bütün sesler kesildi.
Meydana sessizlik çöktü. Pırıltı başını eğdi. İlk kez, parlak bir nesneye sahip olmanın onu becerikli yapmadığını anladı. Yumuşakadım yanına yaklaşıp davulu dikkatle inceledi.
“Kırılmamış,” dedi. “Sadece sakin bir ele ve iyi dinleyen kulaklara ihtiyacı var.”
Kaplumbağa, davulu önüne aldı. Ördeklerin kanat çırpışını dinledi, kurbağaların ses aralarını bekledi, tavşanların ayak seslerine kulak verdi. Sonra davula yavaşça vurdu: “Tum… tum… tak… Tum… tum… tak…”
Bu kez herkes ritmi duydu. Ördekler aynı anda suya süzüldü, tavşanlar neşeyle sıçradı, kurbağalar ezgilerini yeniden buldu. Pırıltı da şenliğe katıldı; ancak bu defa davulu elinde tutmak yerine arkadaşlarının arasında dolaşıp ritme uygun dans etti.
Şenlik bitince Pırıltı davulu Yumuşakadım’a uzattı. “Onu saklayarak değerini azaltmışım,” dedi. “Bir daha güzel bir şey bulduğumda, önce kime yarar sağlayacağını düşüneceğim.”
O günden sonra Pırıltı, parlak eşyaları toplamak yerine güzel anları toplamaya başladı. Birlikte söylenen şarkıları, paylaşılan meyveleri ve dostlarının gülüşlerini yuvasında sakladı. Çünkü La Fontaine masalları gibi bu küçük öykü de ona şunu öğretmişti: Gerçek zenginlik, sahip olduklarını göstermek değil, onları iyilik için kullanmaktır.




