Neşenin Çaldığı Görünmez Ziller

Çam kokulu tepelerin arasında, sabahları renkli değirmen kanatlarıyla uyanan Papatyapınar adında küçük bir köy vardı. Bu köyde yaşayan Nergis, meraklı gözleri ve ceplerinde taşıdığı minik taşlarıyla tanınırdı. Nergis her taşı farklı bir şekle benzetir, sonra onlara eğlenceli adlar takardı. Fakat köyün en önemli eşyası, meydandaki eski bakır çandı. Bu çan, yalnızca bayramlarda ve güzel haberlerde çalardı.
Bir sabah köylüler meydana çıktıklarında çanın yerinde olmadığını gördüler. Çanın asılı durduğu ahşap direk bomboştu. Fırıncı sıcak ekmeklerini unutacak kadar şaşırdı, bahçıvan elindeki sulama kabını ters tuttu. Köyün yaşlı saatçisi Veysel Usta, gözlüklerini silerek, “Bu çan kaybolduysa, güzel haberleri nasıl duyacağız?” diye sordu.
Nergis hemen elini kaldırdı. “Onu bulacağım!” dedi. Yanına, her şeyi dikkatle dinleyen kirpi Pıtırcık’ı aldı. Önce meydanın çevresini dolaştılar. Yerde birkaç parlak toz tanesi, çitin üzerinde de mavi bir iplik buldular. Pıtırcık ipliği kokladı, sonra değirmenin arkasındaki patikaya doğru ilerledi. Nergis, “İpuçları bizi kuzeye götürüyor,” diyerek peşinden yürüdü.
Patika onları, yıllardır kullanılmayan bir kulübeye ulaştırdı. Kulübenin kapısında, üzerinde gülümseyen bir güneş resmi bulunan tahta bir levha vardı. İçeriden hafif bir tıngırtı geliyordu. Nergis kapıyı açınca yerde, köyün bakır çanına benzeyen küçük bir kutu gördü. Kutunun kapağında şu sözler yazılıydı: “Neşe paylaşıldıkça büyür.”
Nergis kutuyu açtı. İçinden gerçek çan değil, sayısız minik zil çıktı. Her zil başka bir renkte parlıyor, biri ötekine değdiğinde tatlı bir ses yayıyordu. Tam o sırada kulübenin arkasından, yüzü çilli, saçları yapraklarla süslü bir çocuk çıktı. Adı Poyraz’dı. Birkaç gün önce köye taşınmış, kimseyle tanışamadığı için biraz çekingen kalmıştı.
Poyraz başını eğdi. “Çanı ben saklamadım,” dedi. “Dün gece onu ormanda buldum. Yanında bu kutu vardı. Kutuyu açınca ziller ötmeye başladı. Çok sevindim ama köylüler kızar diye buraya getirdim. Sonra çanı taşıyamadım ve onu çalılıkların arasına bıraktım.”
Nergis gülümsedi. “Kızmak yerine birlikte arayabiliriz. Hem sen de artık yalnız değilsin.” Pıtırcık birden kulübenin arkasındaki çalılıklara koştu. Dalların arasında bakır çanın ipi görünüyordu. Nergis ve Poyraz dikkatlice dalları ayırınca çanı buldular. Ancak çanın tokmağı yerinden çıkmıştı. Çan ne kadar sallanırsa sallansın ses vermiyordu.
Üç arkadaş köye dönerken Nergis’in aklına bir fikir geldi. “Veysel Usta, yeni bir tokmak yapabilir,” dedi. Poyraz da çanın ipini örmek için mavi ipliğini verdi. Köye vardıklarında bütün çocuklar işe katıldı. Biri parlak bir tahta parçası buldu, biri ipi düğümledi, biri de çanın üzerine küçük bir güneş çizdi. Veysel Usta, tokmağı yerine takıp ipi sağlamlaştırdı.
Sonunda Nergis ipi çekti. Bakır çan öyle güzel çaldı ki ses, değirmenin kanatlarından tepelere, tepelerden çiçekli tarlalara yayıldı. Köylüler sevinçle birbirlerine sarıldı. Poyraz’ın yüzü ışıldıyordu. Fırıncı ona tarçınlı çörek verdi, bahçıvan birlikte tohum ekmeyi önerdi. Poyraz ilk kez kendini Papatyapınar’ın bir parçası gibi hissetti.
Nergis’in eteklerinde gerçekten zil yoktu; yine de öylesine mutluydu ki köylüler onun için, “Etekleri zil çalıyor!” demeye başladı. Nergis bu deyimin, insanın çok sevindiğini anlatan neşeli bir söz olduğunu açıkladı. O günden sonra köyde güzel bir haber olduğunda herkes meydana koştu. Çan çaldı, küçük ziller parladı ve sevinç paylaşılınca daha da büyüdü.
Veysel Usta, kaybolan çanın aslında köye yeni bir arkadaş kazandırdığını söyledi. Poyraz da her bayram çanın ipini Nergis’le birlikte çekti. Papatyapınar’da insanlar artık yalnızca güzel haberleri değil, birbirlerinin sevincini de duyuyordu. Çünkü bazı ziller kulaklarla değil, dostlukla çalardı.




