Anonim Masallar

Kırkıncı İpteki Kırmızı Düğme

Bir zamanlar, tepeleri buğday tarlalarıyla çevrili, küçük ve neşeli bir köy varmış. Köyün adı Ilıcak’mış; çünkü burada insanlar, kışın ortasında bile birbirlerine sıcak bir söz söylemeyi hiç unutmazmış. Ilıcak’ta ip ören yaşlı bir usta yaşar, renk renk yünlerden sağlam ipler yaparmış. Onun yanında çalışan Ekin ise düğüm atmayı herkesten iyi bilirmiş.

Ekin’in en sevdiği yer, ustasının atölyesinin arkasındaki geniş avluymuş. Avluda kırk direk yan yana durur, her direkte farklı renkte bir ip sallanırmış. Köylüler, önemli dileklerini bu iplerden birine küçük bir düğüm atarak anlatırmış. Birinin tarlası için yağmur, bir başkasının hastası için sağlık, bir diğerinin uzaklardaki yakını için güzel haber dilemesi gerekiyorsa, avluya gelir, dileğini düğümün içine emanet edermiş.

Usta, “Düğüm yalnızca ipi tutmaz,” dermiş. “Bazen insanların umudunu da bir arada tutar. Bu yüzden aceleyle atılan düğüm çözülür, gönülden atılan düğüm ise en sert rüzgârda bile dayanır.”

Bir sabah Ekin, kırkıncı direğin dibinde daha önce hiç görmediği bir düğme bulmuş. Düğme, olgun bir kiraz gibi kırmızı, ortasında da gümüşten minicik bir yıldız varmış. Onu eline aldığı anda avludaki kırk ip hafifçe titreşmiş. Kırmızı düğme, sanki uzaklardan gelen bir fısıltıyla, “Beni doğru yere dikersen köyün en büyük dileği gerçekleşir,” demiş.

Ekin’in kalbi sevinçle çarpmış. Köyün o yıl suyu azalmış, değirmenin çarkı yavaşlamış, birçok ailenin ambarı boşalmaya başlamış. Ekin, kırmızı düğmeyi kendi yeleğine dikerse herkesin onu cesur ve özel biri sayacağını düşünmüş. Sonra aklına ustasının sözleri gelmiş: “Dilek, yalnızca bir kişinin cebinde durursa küçülür.”

Yine de Ekin düğmeyi hemen ustasına göstermemiş. Onu yün çantasının gizli gözüne koyup gün boyunca düşünmüş. Öğle vakti köy meydanında çocuklar oyun oynarken, fırıncı Narin teyze tezgâhındaki son ekmekleri yaşlı komşularına dağıtmış. Akşamüstü çoban Aras, kendi sürüsünü bırakıp kaybolan kuzuyu bulmak için saatlerce dere kıyısında dolaşmış. Herkes elindekini paylaşırken Ekin’in çantası ağırlaşmış gibi olmuş.

Gece olunca kırmızı düğme yeniden konuşmuş: “Beni tek başına taşırsan dileğin tek bir kişiye gider. Beni ortak bir giysiye dikersen herkesin payına düşer.” Ekin bu sözleri duyunca atölyenin kapısını açıp ustasının yanına koşmuş. Usta, düğmeyi avucunda tartmış ve gülümsemiş. “Onu bir bayrağa değil, köyün eski çadırına dikmeliyiz,” demiş. “Çünkü çadırın gölgesi herkese yeter.”

Ertesi gün Ekin, köylüleri meydanda toplamış. Birlikte eski çadırı onarmışlar. Kimi yırtık kumaş getirmiş, kimi direkleri düzeltmiş, kimi de çadırın çevresine boş kovalar dizmiş. Ekin, kırmızı düğmeyi çadırın tam ortasındaki kalın ipliğe dikmiş. Düğme yerine oturur oturmaz gümüş yıldız parlamış; fakat gökten altın yağmamış, sihirli bir ses de duyulmamış.

Önce herkes şaşırmış. Sonra çadırın altında bekleyen çocuklardan biri, uzakta parlayan bir su izini fark etmiş. Köylüler o izi takip edince, yağmurdan sonra toprak altında biriken küçük bir su damarını bulmuşlar. Hep birlikte kanallar açıp suyu tarlalara taşımışlar. Fırıncı ekmek pişirmiş, marangoz su kovaları yapmış, çocuklar da tohumları sırayla taşımış. Günler geçtikçe köyün tarlaları yeniden yeşermiş.

Ekin o zaman anlamış ki kırmızı düğmenin sırrı, dileği gökten indirmek değil, insanların içindeki yardımlaşmayı görünür kılmakmış. O günden sonra Ilıcak’ta her yıl ortak bir çadır kurulmuş. İnsanlar oraya yalnızca dileklerini değil, yapabilecekleri iyilikleri de düğümleyip bırakmışlar. Anonim masallar gibi kulaktan kulağa yayılan bu öykü, bugün bile şunu hatırlatırmış: Bir dilek paylaşılınca azalmaz; doğru ellere emanet edildiğinde bütün bir köyü aydınlatır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu