Gölgesini Arayan Tahta Kaşık

Uzak dağların ardında, sabahları ekmek kokusuyla uyanan Küçükçayır adında bir köy varmış. Bu köyde her evin kapısında tahta bir kaşık asılı dururmuş. Kaşıklar yemek karıştırmak için kullanılır, ama en önemlisi, sofraya oturan herkesi gülümsetirmiş. Köylüler, bu kaşıkların neşeyi çoğalttığına inanırmış.
Köyün en yaşlı kaşığı ise meyve ağacından oyulmuş, sapında küçük bir yıldız bulunan tahta bir kaşıkmış. Ona Gölgekaşık denirmiş. Çünkü akşamları duvara düşen gölgesi, kaşığın kendisinden çok daha büyük görünürmüş. Gölgekaşık hangi eve girerse, o evde hazırlanan yemek herkese yeter, kimse sofradan üzgün kalkmazmış.
Bir ilkbahar sabahı köylüler meydanda toplandığında Gölgekaşık’ın yerinde olmadığını fark etmişler. Kapının çivisi boş duruyor, altında ise yalnızca ince bir tahta talaşı bulunuyormuş. Herkes birbirine bakmış. Kimi kaşığın dereye düştüğünü, kimi de geceleyin uçan kargaların onu götürdüğünü söylemiş. Köyün en küçük sakini Elif, sessizce talaşı avucuna almış.
“Belki de kaşık kaybolmamıştır,” demiş. “Belki gölgesini aramaya gitmiştir.”
Bu söz, meydandaki kalabalığı biraz şaşırtmış. Fakat Elif’in gözleri öyle kararlı parlıyormuş ki köyün fırıncısı ona bir çörek, marangoz da küçük bir ip vermiş. Elif, çöreğini çantasına koyup yola çıkmış. Yanına yalnızca büyükannesinin öğüdünü almış: “Bir şeyi bulmak istiyorsan önce onun neye ihtiyaç duyduğunu düşün.”
İlk olarak eski değirmenin yanına varmış. Değirmen taşı dönüyor, fakat un yerine yere kuru yapraklar saçıyormuş. Değirmenin bekçisi olan aksakallı Hasan Dede, Gölgekaşık’ı görmediğini söylemiş. Sonra Elif’e, “Kaşıklar da insanlar gibidir. Yalnızca kendileri için tutulurlarsa ağırlaşırlar,” demiş. Elif bu sözü aklına yazmış.
Yolun ilerideki bölümünde çamurlu bir patikaya rastlamış. Patikanın iki yanında, yağmurdan ıslanmış karıncalar yiyecek taşıyamıyormuş. Elif ipini çıkarıp iki dalın arasına küçük bir köprü kurmuş. Karıncalar karşıya geçince içlerinden biri, parlak bir tohum yuvarlayarak Elif’in önüne bırakmış. “Bunu, gölgesiz bir yerde dik,” der gibi antenlerini sallamış.
Elif, akşamüstü köyün dışındaki eski taş ocağına ulaşmış. Burada duvarlara asılmış yüzlerce gölge varmış. Bir ağacın gölgesi, bir kedinin gölgesi, hatta kanat çırpan bir kelebeğin gölgesi bile duvarlarda geziniyormuş. Fakat hiçbirinin sahibi görünmüyormuş.
Taş ocağının ortasında, başı öne eğilmiş bir tahta kaşık duruyormuş. Elif hemen onun Gölgekaşık olduğunu anlamış. Kaşığın gölgesi ise yerde değil, yüksek taş duvarın üstündeymiş. Küçük yıldızlı kaşık kımıldamadan duruyor, sanki duvarın tepesine çıkmaya çalışıyormuş.
“Neden köyden ayrıldın?” diye sormuş Elif.
Kaşık dile gelmemiş, ama yanında duran kuru bir çubukla yere üç çizgi çizmiş. Birinci çizgi boş bir tabak, ikinci çizgi tek başına oturan bir çocuk, üçüncü çizgi ise çevresinde kimsenin bulunmadığı büyük bir sofra olmuş. Elif anlamış ki Gölgekaşık, insanların neşeyi yalnızca kendi evlerinde aramasından yorulmuş. Köyde herkesin kapısında bir kaşık varmış, ama bazı sofralarda kimse komşusunu çağırmıyormuş.
Elif cebindeki tohumu çıkarmış. Taş ocağının ortasında küçük bir çukur açıp tohumu dikmiş. Sonra çantasındaki çöreği ikiye bölmüş; bir parçasını kaşığın yanına, diğerini de duvar dibinde saklanan aç bir serçeye vermiş. O anda tahta kaşığın gölgesi duvardan süzülüp yere inmiş. Gölgekaşık hafifçe parlamış ve Elif’in avucuna doğru yuvarlanmış.
Elif kaşığı köye götürmüş, fakat onu eski yerine asmamış. Meydanın ortasına uzun bir masa kurulmasını istemiş. Her evden bir tabak yemek gelmiş. Kimi mercimek çorbası, kimi peynirli börek, kimi de bal getirmiş. Köyde ilk kez herkes aynı sofrada buluşmuş.
O günden sonra Gölgekaşık her gün başka bir eve gitmiş. Ancak yalnızca o evin kapısı açık ve sofrası paylaşmaya hazırsa orada kalmış. Küçükçayır’da çocuklar bu masalı büyüklerinden dinleyerek büyümüş. Anonim masallar arasında anlatılan bu öykü, onlara hep aynı şeyi fısıldamış: Neşe, saklandıkça küçülür; paylaşıldıkça kocaman bir gölgeye dönüşür.

