Kestane Sarayında Tersine Dönen Taç

Bir zamanlar, tepeleri bal rengi kestane ağaçlarıyla kaplı bir ülkede, Kestane Sarayı adında zarif bir köşk bulunurdu. Sarayın kuleleri güneşte altın gibi parlar, bahçesindeki çeşmeler sabahları kuşlara şarkı söylerdi. Ülkenin halkı neşeli, hükümdarı Kral Orhan ise adil biriydi. Fakat sarayın en değerli hazinesi, nesiller boyunca kralları koruduğuna inanılan Gümüş Yaprak Tacı’ydı.
Taç, her yıl sonbaharın ilk gününde düzenlenen Hasat Şenliği’nde meydana çıkarılırdı. Tacın yaprakları ışıldadığında tarlalar bereketlenir, fırınlardan mis gibi ekmek kokuları yükselirdi. Ancak bir sabah sarayın çanları çalmadı. Çeşmeler sustu, çiçekler başlarını eğdi. Kral Orhan tacı sandığından çıkardığında herkes şaşkınlıktan donakaldı: Taç, başa takılacağı yerde tersine dönmüş ve yaprakları yere bakar olmuştu.
Krallığın bilginleri, kuyumcuları ve uzak ülkelerden gelen sihirbazlar tacı düzeltmeye çalıştı. Kimi altın iplik getirdi, kimi eski büyü kitapları açtı. Ne var ki taç, dokunan her elden sonra biraz daha ağırlaştı. Sonunda sarayın yaşlı bahçıvanı, bunun bir kırgınlık büyüsü olduğunu söyledi. “Taç, yalnızca kendini düşünen bir hükümdarın başında değil, bütün ülkenin iyiliğini taşıyan bir kalpte doğrulur,” dedi.
Bu sözleri duyan on üç yaşındaki Bade, saray mutfağında çalışan annesinin yanına koştu. Bade, küçüklüğünden beri eski masalları dinlemeyi sever, masallardaki gizli anlamları fark etmeye çalışırdı. “Belki taç, sahibini değil, ülkenin kalbini arıyordur,” diye düşündü. Kraldan izin alıp tacın sırrını çözmek için yola çıkmayı teklif etti. Kral Orhan önce endişelense de Bade’nin akıllı ve iyiliksever olduğunu biliyordu. Ona küçük bir sepet, bir parça çörek ve sarayın mührünü verdi.
Bade önce sarayın arkasındaki Çınaraltı Meydanı’na gitti. Meydanda yaşlı bir değirmenci, kırılmış değirmen taşının başında bekliyordu. Un öğütemediği için köylüler ekmek yapamıyordu. Bade sepetindeki ipin bir bölümünü çıkarıp taşı bağladı, sonra değirmenciyle birlikte taşı yerine yerleştirdi. Değirmen yeniden dönünce değirmenci ona parlak bir kestane verdi. “Yolun, verdiğin emek kadar bereketli olsun,” dedi.
Daha sonra Bade, kurumuş bir dere yatağında susuz kalmış bir tilki yavrusuna rastladı. Yakındaki pınarı bulup küçük bir oluk açtı. Su dereye ulaşınca tilki yavrusu sevinçle kuyruğunu salladı ve Bade’nin önüne gümüş renkli bir tüy bıraktı. Akşamüstü, taş köprünün altında ağlayan bir çocuğa rastladı. Çocuk, şenliğe götürmek için hazırladığı elma sepetini devirmişti. Bade elmaları tek tek topladı, çocuğun evine kadar ona eşlik etti. Çocuğun annesi de sepetine bir avuç tarçınlı şeker koydu.
Bade geceyi ormandaki eski bir kulübede geçirdi. Kestane, gümüş tüy ve tarçınlı şekerin aynı anda parlamaya başladığını gördü. Kulübenin duvarında beliren ışıklı yazıda şu cümle vardı: “Bir taç, başın yüksekliğini değil, gönlün genişliğini ölçer.” Bade, sarayda çözülemeyen sırrın cevabını anlamaya başladı. Taç, bir kişinin gücüyle değil, insanların birbirine uzattığı ellerle doğrulacaktı.
Ertesi sabah saraya döndüğünde Kral Orhan’ı tahtında sessizce otururken buldu. Bade, yol boyunca yaşadıklarını anlattı ve kraldan şenliğin sofralarını yalnızca saray halkına değil, bütün köylere açmasını istedi. Ayrıca değirmencinin taşını onarmak, kuruyan dereleri temizlemek ve çocukların hazırladığı el işlerini sarayın avlusunda sergilemek için bir gün ayrılmasını önerdi. Kral, Bade’nin sözlerini dinledi ve halkını büyük salonda topladı.
O gün herkes kendi payına düşeni yaptı. Değirmenci un öğüttü, çocuklar sofralara çiçekler taşıdı, köylüler derelerin önündeki taşları temizledi. Kral Orhan ise ilk kez şenlik masasının en başında değil, halkın arasında oturdu. Bade, Gümüş Yaprak Tacı’nı ortaya koydu. İnsanların iyiliklerini anlatan her sözde taç biraz yükseldi. Sonunda yaprakları göğe doğru açıldı ve sarayın üstüne yumuşak, altın renkli bir ışık yayıldı.
Çeşmeler yeniden şarkı söyledi, tarlalar bereketlendi, çanlar neşeyle çaldı. Kral Orhan, tacın artık yalnızca krala ait olmadığını ilan etti. Her yıl tacın ışıldamasını sağlayan iyilikler ülkenin meydanında anlatılacaktı. Bade’ye de sarayın “Gönül Bahçesi Bekçisi” unvanı verildi. O günden sonra Kestane Sarayı’nda anlatılan klasik masalların en sevileni, gücün en parlak tacı değil, paylaşan kalpler olduğunu hatırlatan bu masal oldu.




