Kuyruklu Saatin Öğle Vakti

Çınaraltı Köyü’nde herkesin bildiği tuhaf bir saat vardı. Saat, meydandaki taş kuleden sarkar; sabahları kuşlarla birlikte uyanır, öğlenleri fırından yükselen ekmek kokusunu sayar, akşamları da gökyüzünün pembeliğini izlerdi. Fakat bir salı günü, saat tam on ikiyi göstermesi gerekirken akrebiyle yelkovanı birbirine küstü. Biri yukarı, diğeri aşağı bakıyor; saat de ne ilerliyor ne geri kalıyordu.
Köylüler önce saati kurmayı denedi. Marangoz Rıza Usta merdiven getirdi, terzi Nergis Hanım en ince ipliğiyle durmuş çarkları yokladı, fırıncı Saffet Bey ise saatin acıkmış olabileceğini düşünüp önüne sıcak çörek bıraktı. Hiçbiri işe yaramadı. O gün öğle vakti gelmediği için çocuklar oyunlarını bitiremedi, esnaf dükkânlarını kapatamadı, güvercinler de akşam mı sabah mı olduğunu anlayamadı.
Meydanda yaşayan Tarçın adlı küçük köpek, bütün bu telaşı sessizce izliyordu. Tarçın’ın kulaklarından biri dik, diğeri hafifçe yana yatıktı. Kuyruğunu sallarken çıkardığı ritmik pat pat sesiyle köydeki bebekleri güldürür, kaybolan eşyaları kokusundan bulur, kimsenin fark etmediği küçük ayrıntıları seziverirdi.
Tarçın, kulenin dibinde dolaşırken taşların arasında sarı bir düğme buldu. Düğmenin üzerinde minicik bir yıldız vardı. Onu burnuyla itince kuleden ince bir tıkırtı duyuldu. Tarçın başını kaldırdı. Tıkırtı, saatin içinden değil, kulenin arkasındaki eski depodan geliyordu.
Depoda kullanılmayan sandalyeler, kırık sepetler ve üstü örtülü bir tahta kutu vardı. Tarçın kutunun çevresini kokladı. İçeriden yağmur, metal ve biraz da tarçın kokusu geliyordu. Ön patisiyle kapağa vurdu. Kapak açılınca içinden bakır renkli, küçücük bir çark yuvarlandı. Çarkın yanında da buruşturulmuş bir not duruyordu.
Notta şöyle yazıyordu: “Saat durduğunda onu tek başına onarmaya çalışma. Zaman, birlikte hareket eden küçük iyiliklerle yeniden akar.”
Tarçın notu ağzına alıp meydana koştu. Önce Rıza Usta’nın önüne bıraktı. Usta, çarkı görünce gözlüklerini düzeltti. “Bu, saatin eksik dişlisi olabilir,” dedi. Sonra Nergis Hanım ipliğini, Saffet Bey de yağlı çörek kâğıdını getirdi. Ama çarkı yerine takmak için kulenin tepesine çıkmaları gerekiyordu ve merdiven yetmiyordu.
O sırada Tarçın, meydandaki çocukların uçurtma iplerini fark etti. Çocuklar hemen ipleri birbirine bağladı. Nergis Hanım düğümleri sağlamlaştırdı, Rıza Usta ipin ucuna küçük bir kanca yaptı. Tarçın da sarı yıldızlı düğmeyi kancaya taktı. Köylüler hep birlikte ipi yukarı çekti. Düğme, kulenin tepesindeki dar bir boşluğa girince gizli bir kapak açıldı.
Kapağın ardında saat çarklarının bulunduğu küçük bir oda vardı. Rıza Usta çarkı yuvasına yerleştirdi, fakat mekanizma yine kıpırdamadı. Tarçın burnunu çarklara yaklaştırınca arada sıkışmış minicik bir yaprak gördü. Yaprak, geçen sonbahardan kalmıştı. Tarçın onu dikkatlice dişlerinin arasına aldı ve dışarı çıkardı. Tam o anda bütün çarklar dönmeye başladı.
Akreple yelkovan önce yavaşça ilerledi, sonra aynı noktada buluştu. Kuleden berrak bir çan sesi yayıldı. Saat öğleyi gösterdiğinde fırından sıcak çörekler çıktı, çocuklar oyunlarına neşeyle devam etti, güvercinler kanat çırparak havalandı. Köylüler Tarçın’ı omuzlarına almak istedi ama Tarçın, kuyruğunu sallayıp doğrudan çörek sepetine baktı.
Saffet Bey gülerek ona en küçük çöreği verdi. O günden sonra köyde herkes saatin yalnızca çarklarla çalışmadığını anladı. Birinin dikkatli bakışı, bir başkasının emeği, çocukların yardımı ve küçük bir köpeğin sabrı bir araya gelince zaman yeniden yolunu bulmuştu. Tarçın ise her öğlen kulenin altında oturup saatin sesini dinledi. Saat her çaldığında kuyruğu da aynı ritimle sallandı: pat, pat, pat.




