Kırmızı Fenerin Unuttuğu Şarkı

Bir varmış bir yokmuş, uzak tepelerin ardında, akşamları gökyüzünün mora boyandığı küçük bir köy varmış. Bu köyde herkesin çok sevdiği kırmızı bir fener bulunurmuş. Fener, yalnızca geceleri ışık saçmaz; her akşam, içinden incecik ve neşeli bir şarkı da yükselirmiş. Şarkıyı duyan çocuklar oyunlarını toplar, büyükler pencerelerine çiçek koyar, kediler bile kuyruklarını havaya dikermiş.
Fenerin bakımını, meraklı ve sabırlı Duru adında bir çocuk üstlenirmiş. Duru her gün fenerin camını yumuşak bir bezle siler, çevresindeki taşları dizer, akşam olunca da onun şarkısını dinlermiş. Fakat bir gün fener yanmış, ışığı meydana yayılmış, ancak şarkısı hiç duyulmamış. Köy halkı şaşkınlıkla birbirine bakmış.
“Belki sesi uykudadır,” demiş fırıncı. “Belki rüzgâr onu başka bir yere götürmüştür,” diye düşünmüş değirmenci. Duru ise fenerin yanına eğilip, “Şarkını bulacağım,” diye fısıldamış.
Şarkının Peşindeki Yol
O gece Duru, fenerin tabanında daha önce hiç fark etmediği minicik bir kapı görmüş. Kapının üzerinde üç nota işareti varmış. Duru kapıyı açınca içinden gümüş renkli bir tüy, kuru bir çan çiçeği ve yuvarlak bir tahta düğme çıkmış. Fenerin içinde yaşayan yaşlı kıvılcım, titrek bir sesle konuşmuş:
“Şarkımız üç parçaya ayrıldı. İlk parça, acele etmeyen birinin yanında; ikincisi, paylaşmayı bilen bir kalpte; üçüncüsü ise unutulmuş bir gülüşün içinde saklı.”
Duru, gümüş tüyü cebine koyup yola çıkmış. Önce köyün dışındaki taş köprüye varmış. Köprünün altında, suyun üzerinde dönüp duran küçük bir değirmen yaprağı görmüş. Yaprak sürekli aynı yere çarpıyormuş. Duru hemen onu çekip kurtarmak istemiş, ama suya uzandığında köprünün sallandığını fark etmiş. Bir süre beklemiş, suyun durulmasını izlemiş. Sonra doğru anı bulup yaprağı kenara çıkarmış. O anda gümüş tüy parlamış ve ilk nota, “la” sesi gibi havaya yükselmiş.
İkinci parça için Duru, ormanın kenarındaki yaşlı arı kovanına gitmiş. Kovanın önünde, bal taşıyan üç arı duruyormuş. İçlerinden biri, “Kış için az balımız kaldı,” demiş. Duru yanında taşıdığı elmayı ikiye bölüp arılarla paylaşmış. Arılar da ona küçük bir bal damlası vermiş. Duru damlayı diline değdirdiğinde kalbinde sıcacık bir ses çınlamış. İkinci nota, “mi” diye havaya karışmış.
Üçüncü parçayı bulmak daha zor olmuş. Duru köy köy dolaşmış, tavuklara sormuş, çoban köpeğiyle konuşmuş, dere kenarında taşların sesini dinlemiş. Sonunda eski bir evin önünde, elinde tahta kaşıkla oturan Numan Dede’yi görmüş. Dede kaşığı havaya kaldırıyor, sonra sessizce indiriyormuş.
“Bir zamanlar bu kaşıkla sofralarda ritim tutardım,” demiş Numan Dede. “Ama kimse gülmeyince şarkılarımı unuttum.”
Duru, dedenin karşısına oturmuş ve kaşığı başının üzerinde taç gibi tutmuş. Sonra ciddi bir sesle, “Bugün köyün en görkemli kaşık kralı sizsiniz,” demiş. Numan Dede önce şaşırmış, ardından kahkahayı basmış. Duru da gülmüş. Evdeki eski tencere, sanki bu neşeyi bekliyormuş gibi “ting” diye ses çıkarmış. Üçüncü nota, “sol” olarak havaya yükselmiş.
Kırmızı Işığın Dönüşü
Duru üç notayı fenerin içindeki küçük kapıya bırakmış. Notlar birbirine dokununca meydana yumuşak bir ezgi yayılmış. Kırmızı fener ışıldamış; sonra şarkısını eskisinden daha berrak söylemeye başlamış. Bu kez ezgide köprünün suyu, arıların kanatları ve Numan Dede’nin kahkahası varmış.
Köy halkı meydana toplanmış. Herkes, fenerin şarkısını yalnızca kendi başına söylemediğini anlamış. Şarkı; sabrın, paylaşmanın ve içten bir gülüşün birleşiminden doğuyormuş. O günden sonra köylüler her akşam fenerin çevresinde toplanıp gün içinde yaptıkları güzel bir davranışı anlatmışlar.
Duru ise fenerin camını silerken gülümsemiş. Çünkü bazı şarkılar kaybolmazmış; yalnızca onları yeniden duyabilmek için iyiliğin, sabrın ve neşenin izini sürmek gerekirmiş. İşte o köyde, kırmızı fenerin ışığı altında nice güzel bir varmış bir yokmuş masalları anlatılmış ve her masalın sonunda meydan biraz daha aydınlanmış.




