Rüzgârı Dinleyen Bakır Saat

Yamaçların ardında, sabahları kekik kokusuyla uyanan Ilıcak adında küçük bir kasaba vardı. Kasabanın ortasında, dört yüz yıllık taş bir kuleden sarkan bakır bir saat bulunurdu. Saat yalnızca zamanı göstermez, her öğlen çaldığında kasabadaki herkese günün en önemli işini hatırlatırdı. Çiftçiler sulama kanallarını kontrol eder, fırıncılar ekmekleri dağıtır, çocuklar da yaşlı komşularının kapısını çalardı.
Bir pazartesi sabahı saat on ikiyi gösterdiğinde kule sessiz kaldı. İnsanlar önce bekledi, sonra birbirlerine baktı. Zil yine çalmayınca meydanda küçük bir telaş başladı. Fırıncı Rıza Usta, “Belki rüzgâr ters esmiştir,” dedi. Belediye görevlisi, “Belki de eski saat artık yorulmuştur,” diye düşündü. O sırada on bir yaşındaki Narin, kulenin kapısının önünde yerde parlayan ince, bakır bir vida gördü.
Narin vidayı avucuna aldı. Saatin içinden düşmüş olabileceğini anladı, fakat hemen kimseye söylemedi. Çünkü geçen hafta arkadaşlarıyla oynarken kırdığı tahta sepeti hâlâ saklıyordu. Annesi, “Bir hatayı gizlemek onu küçültmez, yalnızca çözümünü geciktirir,” demişti. Narin, elindeki vidaya bakarak bu sözleri hatırladı ve önce sepeti onarmaya karar verdi.
Evine gitti, kırık tahtaları bir araya getirdi. Çivilerden biri parmağına hafifçe batsa da vazgeçmedi. Sepeti eskisinden daha sağlam yaptıktan sonra annesine her şeyi anlattı. Annesi onu azarlamak yerine, “Sorumluluk, yanlış yapmamak değil; yanlışını fark edince onu düzeltmek için elinden geleni yapmaktır,” dedi. Narin’in içi rahatladı. Artık kuledeki sessizliği de saklamaması gerektiğini biliyordu.
Meydana döndüğünde vidayı ve gördüklerini kasabalılara anlattı. Bazıları şaşırdı, bazıları da saatin içinden başka parçaların düşmüş olabileceğini söyledi. Narin, kulenin bakımından sorumlu olan Usta Veli’ye gidip yardım istedi. Usta Veli merdivenini aldı, Narin de el fenerini taşıdı. Kulenin dar basamaklarını çıkarken Narin, kapının yanında çizilmiş küçük bir işaret fark etti.
İşaret, saatin arkasındaki gizli bölmeyi gösteriyordu. Usta Veli kapağı açınca içeride yıllardır birikmiş tozların arasında üç küçük dişli bulundu. Bunlardan biri eksik, diğeri eğilmiş, üçüncüsü ise yanlış yere takılmıştı. Usta Veli kaşlarını çattı. “Bunları dün bakım yaparken yerinden çıkarmışım,” dedi. “Sonra aceleyle geri koyduğumu sanmışım.”
Narin, Usta Veli’nin bu sözleri söylemekten utandığını fark etti. “Hepimiz yanılabiliriz,” dedi. “Önemli olan şimdi düzeltmemiz.” Usta Veli gülümsedi ve eğilmiş dişliyi birlikte onarmayı önerdi. Narin aşağı inip kasabalılardan ince yağ, küçük bir bez ve uygun boyda bir yay istedi. Herkes elinden geleni getirdi. Rıza Usta yağ verdi, terzi Suna Hanım sağlam bir ip buldu, çocuklar da basamakların tozunu temizledi.
Güneş batmadan saat yeniden çalışmaya başladı; ancak zil hâlâ susuyordu. Usta Veli, “Eksik olan parça belki de şu bakır vidadır,” dedi. Narin vidayı avucundan çıkarıp ona uzattı. Vida yerine takılınca saat derin bir nefes almış gibi tıkırdadı. Ardından kulede öyle berrak bir çan sesi yankılandı ki, tepelerdeki kuşlar bile havalanıp meydanın üzerinde döndü.
O günden sonra Ilıcak’ta yeni bir gelenek başladı. Her öğlen çan çaldığında herkes önce kendi sorumluluğunu düşünüyordu. Narin de her hafta kulenin bakım defterine yapılan işleri yazıyordu. Bir gün defterde kendi unuttuğu bir satırı fark edince onu saklamak yerine açıkça düzeltti. Çünkü dürüstlük, yalnızca büyük sözlerde değil, küçük bir yanlışın karşısında doğruyu seçerken de parlıyordu.
Bakır saat yıllar boyunca zamanı gösterdi. Fakat Ilıcak halkı onun en kıymetli görevini hiç unutmadı: Her çan sesi, insanlara birbirine yardım etmeyi, hatalarını sahiplenmeyi ve güveni birlikte kurmayı hatırlatıyordu.




