Gece Lambasının Unuttuğu Gölge

Çam kokulu Ilgınköy’de, evlerin çoğu akşam olunca pencerelerine sarı ışıklar dizerdi. Fakat köyün en eski evinde, yıllardır kimsenin yaşamadığı küçük bir oda vardı. O odanın duvarında asılı duran pirinç bir gece lambası, elektrikler kesik olsa bile her gece tam on ikide yanardı.
Defne bu lambayı ilk kez, anneannesinin evine giderken görmüştü. Pencereden sızan ışığın altında, duvarda uzun ve ince bir gölge kıpırdamıştı. Gölge, bir çocuğun elini kaldırıp selam vermesine benziyordu. Defne gözlerini kırpınca her şey kayboldu.
Ertesi sabah köyde herkes lambadan söz ediyordu. Kimi onun ay ışığını biriktirdiğini, kimi de odada görünmeyen birinin dolaştığını söylüyordu. Büyükler konuyu hemen değiştiriyor, çocuklar ise evin önünden geçerken adımlarını hızlandırıyordu. Defne’nin merakı, korkusundan biraz daha büyüktü.
Bir gece Defne, cebine küçük bir fener, bir tebeşir ve anneannesinin ördüğü mor atkıyı koydu. “Karanlıkta korkarsan, önce etrafına iyice bak,” demişti anneannesi. Defne eski evin kapısını itince kapı, sanki uzun zamandır bekliyormuş gibi sessizce açıldı.
İçeride küf değil, ıslak toprak kokusu vardı. Koridordaki saat çalışmıyor, fakat akrep ile yelkovan on ikiyi gösteriyordu. Defne’nin feneri titreyince duvarda bir gölge belirdi. Bu kez gölge yalnızca el sallamadı; parmağıyla zemindeki tahtaları işaret etti.
Defne diz çöküp tahtalara baktı. Birinin üzerinde tebeşirle çizilmiş minicik bir yıldız vardı. Yıldızın yanındaki tahta, diğerlerinden daha gevşekti. Defne onu kaldırınca içinden mavi camlı bir kutu çıktı. Kutunun kapağında şu cümle yazıyordu: “Beni hatırlayan, ışığımı eve götürsün.”
Tam o anda odanın kapısı gıcırdayarak kapandı. Lambanın alevi uzadı ve duvardaki gölge büyüyüp tavana kadar yükseldi. Defne’nin kalbi hızlı hızlı çarptı. Gölge, yüzü olmayan bir çocuğa benziyordu; ama ellerini korkutmak için değil, bir şey anlatmak için iki yana açmıştı.
Defne mor atkısını lambanın altına serdi ve yüksek sesle konuştu: “Seni göremesem de dinliyorum. Ne istiyorsun?”
Gölge, duvardaki eski bir resme doğru süzüldü. Resimde, köy çocuklarının ellerinde kâğıt fenerlerle yürüdüğü bir şenlik vardı. Resmin köşesinde küçük bir kız, pirinç lambayı tutuyordu. Altında da adı yazıyordu: Leman.
Defne kutuyu açtı. İçinden yuvarlak, mavi bir taş ve katlanmış bir kâğıt çıktı. Kâğıtta Leman’ın yazısıyla, yıllar önce köyde fener şenliği düzenlemek istediği, fakat şenliğe kimse gelmeyince lambasını bu odaya bıraktığı anlatılıyordu. Leman, çocukların karanlıktan korkmaması için her yıl ışıkları yakacağına söz vermişti. Ancak sonra ailesi başka bir yere taşınmış ve köy onun sözünü unutmuştu.
Defne’nin korkusu yavaşça meraka, merakı da şefkate dönüştü. “Seni unutmayacağız,” dedi. “Ama ışığını yalnızca boş bir odada tutmak yerine, köyün meydanına götürelim.”
Gölge başını eğdi. Lambanın ışığı bir an parladı, ardından odanın içinde yüzlerce küçük mavi kıvılcım dolaştı. Kapı kendiliğinden açıldı. Defne, kutuyu ve lambayı dikkatle alıp dışarı çıktı. Arka tarafta onu bekleyen anneannesi, hiçbir şey sormadan elini tuttu.
Sabah Defne bütün köyü topladı. Çocuklar renkli kâğıtlardan fenerler yaptı, büyükler meydanı temizledi. Akşam olunca pirinç lamba ortaya yerleştirildi. On ikiyi gösteren saat ilk kez yeniden çalıştı ve meydan yumuşak, mavi bir ışıkla aydınlandı.
O günden sonra eski evin penceresinde gölge hiç görünmedi. Yalnızca şenlik gecelerinde, fenerlerin arasında küçük bir el belirir, herkese sessizce selam verirdi. Ilgınköy’de çocuklar karanlığın her zaman korkulacak bir şey olmadığını öğrendi. Bazen karanlık, uzun zamandır hatırlanmayı bekleyen güzel bir iyiliği saklardı.
Karanlıkta Cesaret Bulmak
Bu masal, korku hikayeleri arasında yerini alan gizemli bir gecenin, dikkat ve iyilikle nasıl aydınlığa dönüşebileceğini anlatır. Defne’nin cesareti, köyün unutulmuş sevincini yeniden canlandırır.




