Uzak İstasyonun Sedefli Mektubu

Deniz, denize hiç kıyısı olmayan küçük bir kasabada yaşardı. Evlerinin önünde mor erikler, arka bahçelerinde ise dedesinden kalma eski bir kuyu vardı. Deniz, kuyunun başına oturup uzaklara gitmiş insanların anlattığı gurbet hikâyelerini dinlemeyi severdi. Bu hikâyelerde tren düdükleri, bilinmeyen sokaklar ve memleket özlemi olurdu. Fakat bir sabah, babası yeni işinin başka bir şehirde başladığını söyleyince Deniz’in içindeki merak, kocaman bir düğüme dönüştü.
Taşınma günü evleri kutularla doldu. Annesi tabakları gazete kâğıdına sarıyor, babası kitapları iplerle bağlıyor, Deniz ise odasının penceresinden erik ağacına bakıyordu. En sevdiği tahta kuşu, yün atkısı ve dedesinin verdiği küçük pusulayı bavuluna koydu. Sonra kasabadaki arkadaşlarına veda etti. Her biri ona başka bir şey verdi: Zeliha kurutulmuş lavanta, Baran renkli bir düğme, İpek de üzerinde “Bizi unutma” yazan minicik bir kâğıt.
Tren, akşamüstü hareket etti. Deniz camdan dışarı bakarken evler küçüldü, tarlalar geride kaldı. Ufukta kasabanın değirmeni, bir süre gökyüzüne asılmış bir oyuncak gibi göründü. Annesi onun elini tuttu. “Uzakta olmak, sevdiklerinden kopmak değildir,” dedi. “Kalbinin içinde onlara ayırdığın yer varsa, aradaki yollar kısalır.” Deniz başını salladı ama yine de gözlerinden iki damla yaş süzüldü.
Yeni şehir çok büyüktü. Binalar bulutlara yaklaşmış, sokaklarda birbirinden farklı diller duyuluyordu. Deniz’in okulu, evlerinden yirmi dakikalık yürüme mesafesindeydi. İlk gün sınıfa girdiğinde herkes birbirini tanıyor gibiydi. Öğretmen, onu sınıfa tanıttı. Deniz, adını alçak sesle söyledi ve boş sıraya oturdu. Teneffüste pencereden görünen yüksek kuleye baktı. Kuledeki saat, kasabadaki saatten iki dakika ilerideydi. Deniz, sanki bütün şehir ondan önce yaşamaya başlamış gibi hissetti.
O akşam, dedesinin eski kuyu başında yaptığı gibi bir defter açtı. Sayfanın üzerine “Uzak İstasyona Mektuplar” yazdı. İlk mektubunu kasabadaki arkadaşlarına yazdı. Mor erikleri, tren yolculuğunu ve yeni okulun bahçesindeki sarı çiçekleri anlattı. Mektubu zarfa koydu, fakat adres yazmak yerine pencerenin önüne bıraktı. Tam o sırada, açık pencereden içeri küçük, gümüş renkli bir güve girdi. Güve, mektubun üzerinde bir tur attı ve kâğıdın kenarına parlak bir toz bıraktı.
Ertesi sabah Deniz, defterindeki mektubun kaybolduğunu gördü. Yerinde yalnızca lavanta kokusu vardı. Bu kokuyu tanıyordu; Zeliha’nın verdiği lavantanın kokusuydu. Deniz şaşkınlıkla pencereye koştu. Dışarıda, karşı apartmanın çatısında gümüş kanatlı güveyi gördü. Güve, havaya doğru yükseliyor, sonra bir başka pencereye konuyordu.
Deniz o gün sınıfta yeni bir arkadaş edindi. Adı Ravi’ydi ve ailesi uzun zaman önce başka bir ülkeden bu şehre taşınmıştı. Ravi, gurbetin insanın cebinde taşıdığı görünmez bir taş olduğunu söyledi. “Bazen ağır gelir,” dedi, “ama onu sevdiğin insanlara giden bir basamak gibi kullanmayı öğrenirsin.” Deniz, kendi mektuplarından söz etti. Ravi de ona, farklı yerlerden gelen çocukların buluştuğu mahalle kütüphanesini gösterdi.
Kütüphanede çocuklar her cuma kendi memleketlerinden bir şey anlatıyordu. Biri dağlarda yetişen bir çiçeği, biri uzak bir adadaki balıkçı teknelerini, biri de büyükannesinin yaptığı çörekleri anlatıyordu. Deniz, kasabasındaki erik ağacından bahsetti. Konuşurken sesi önce titredi, sonra güçlendi. Çocuklar dikkatle dinledi. Kütüphaneci Nergis Hanım, ona boş bir raf göstererek “Burası anıların rafı,” dedi. “İstersen kasabandan getirdiğin hikâyeleri burada çoğaltabilirsin.”
Deniz ve Ravi, o günden sonra mektupları birlikte yazmaya başladılar. Deniz kasabasını, Ravi eski mahallesini anlatıyordu. Mektuplar gümüş güveyle pencereler arasında dolaşıyor, her ulaştığı evden yeni bir anı getiriyordu. Bir çocuk kışın soba başında oynanan oyunları yazdı; başka biri, uzak bir köyde sabahları duyulan horoz seslerini. Mektuplar çoğaldıkça kütüphanenin rafı renkli zarflarla doldu.
Aylar sonra kasabadaki arkadaşlarından bir paket geldi. İçinde renkli düğme, kurutulmuş lavanta ve küçük bir kâğıt vardı. Kâğıtta bu kez “Seni unutmadık, sen de yeni yerini güzelleştir” yazıyordu. Deniz gülümsedi. Kasabasını özlüyordu, hem de çok. Fakat artık özlem yalnızca içini burkan bir duygu değildi; onu arkadaşlarına, kitaplara ve yeni şehrin insanlarına bağlayan ince bir ipti.
O gece Deniz, gümüş güveyi pencerenin kenarında gördü. Ona son bir mektup uzattı. Mektupta “Gurbet, kalbinin iki yeri birden sevebilmeyi öğrendiği yerdir,” yazıyordu. Güve kanat çırptı ve yıldızların arasına karıştı. Deniz, yeni okulunun bahçesinde açan sarı çiçeklere baktı. Artık şehir ona yabancı görünmüyordu. Çünkü insan, sevdiği anıları yanına alıp yeni dostluklara yer açtığında, en uzak istasyon bile yuvaya giden bir durak olabilirdi.




