Gurbet Hikayeleri

Uzak Şehrin Pencere Kelebeği

Beren’in yaşadığı kasabada evlerin pencereleri sabahları aynı ezgiyle açılırdı. Fırından gelen sıcak ekmek kokusu sokağa yayılır, dut ağacının dalları çocukların gülüşleriyle sallanırdı. Beren, en yakın arkadaşı Ozan’la birlikte her gün dere kenarındaki tahta köprüye gider, suyun üstünde yarışan yapraklara isimler verirdi.

Bir sonbahar sabahı babası, başka bir şehirde yeni bir işe başlayacağını söyledi. Ailece taşınacaklardı. Beren, sevindiğini söylemek istedi ama sesi küçücük kaldı. Odasındaki kitaplara, pencere önündeki fesleğene ve tahta köprünün yanındaki düz taşa uzun uzun baktı. O gece bavuluna üç kitap, bir avuç kasaba toprağı ve Ozan’ın hediye ettiği mavi düğmeyi koydu.

Yeni şehir çok büyüktü. Binalar gökyüzüne doğru uzanıyor, sokaklardan birbirinden farklı sesler geçiyordu. Beren’in yeni odasının penceresinden ne dut ağacı görünüyordu ne de dere. İlk günler okuldan dönünce çantasını sessizce kenara bırakıyor, eski evlerini düşünüyordu. Annesi onun özlemini fark ediyor, her akşam birlikte çay içerken kasabadaki güzel anıları konuşuyordu.

Bir gün Beren, pencerenin kenarında kanatları renk renk parlayan minicik bir kelebek gördü. Kelebeğin kanatlarında mavi, sarı ve mor çizgiler vardı. Beren ona kasabasını anlattı: “Orada rüzgâr, dut yapraklarını birbirine çarptırıp şarkı söyler. Ozan’la tahta köprüde yaprak yarıştırırız. Sen hiç uzak bir yeri özledin mi?”

Kelebek, sanki onu anlamış gibi kanatlarını iki kez çırptı. Sonra pencerenin önündeki boş saksıya kondu. Beren saksıya kasabasından getirdiği toprağı döktü ve içine fesleğen tohumları ekti. Her sabah biraz su verdi. Kelebek de neredeyse her gün gelip saksının çevresinde küçük halkalar çizdi.

Haftalar geçtikçe saksıda yeşil bir filiz belirdi. Beren, filizin yanına küçük kâğıtlar koymaya başladı. Birine eski evinin penceresini, birine tahta köprüyü, birine de Ozan’ın gülümsemesini çizdi. Yeni okulundaki arkadaşları bu resimleri görünce meraklandılar. Beren, onlara kasabasını anlattı. Sonra arkadaşları da kendi geldikleri yerleri anlatmaya başladı. Biri deniz kenarındaki bir köyden, biri karlı bir dağ kasabasından, diğeri ise uzak bir adadan gelmişti.

Öğretmenleri bu konuşmaları duyunca sınıfta “Uzaklardan Gelen Sesler” adlı bir köşe hazırlamayı önerdi. Her çocuk evinden küçük bir anı getirecekti. Beren mavi düğmeyi ve fesleğen saksısını getirdi. Ozan da kasabadan gönderdiği mektubu yolladı. Mektubun içinde düz bir taş ve şu cümle vardı: “Uzakta olsan da köprünün yarısı hâlâ senin.”

Beren mektubu okurken gözleri parladı. Artık gurbet hikayeleri yalnızca ayrılığı anlatmıyordu; insanların uzak yerlerden taşıdığı sevgiyi de anlatıyordu. Sınıftaki çocuklar hep birlikte anı köşesini süslediler. Duvara farklı şehirleri gösteren renkli çizgiler çizdiler. Çizgilerin hepsi sonunda aynı büyük kalbe ulaşıyordu.

O akşam Beren eve döndüğünde kelebeği yine pencerenin yanında buldu. Fesleğen büyümüş, ilk küçük yapraklarını açmıştı. Beren, kelebeğe gülümseyerek “Burada da güzel şeyler varmış,” dedi. “Ama eskileri unutmadan yenilerini sevmeyi öğreniyorum.” Kelebek, sanki bu sözleri bekliyormuş gibi havalandı ve yakındaki okulun bahçesine doğru süzüldü.

Ertesi gün Beren okul bahçesinde yeni arkadaşlarıyla birlikte küçük bir fesleğen köşesi kurdu. Her çocuk kendi evinden getirdiği tohumu aynı toprağa ekti. Kısa süre sonra bahçede farklı kokular, farklı renkler ve farklı hikâyeler bir arada büyümeye başladı. Beren, uzaklarda kalan kasabasını hâlâ özlüyordu; fakat artık özlemi kalbini ağırlaştırmıyor, ona yeni bağlar kurmayı hatırlatıyordu.

Yıllar sonra o kelebek bir daha görünmedi. Fakat her bahar fesleğenlerin üstünde renkli kanatlı kelebekler dolaştı. Beren her birine selam verdi. Çünkü bazı yollar insanları evinden uzaklaştırsa da sevgi, iki uzak pencere arasında görünmez ve aydınlık bir köprü kurardı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu