Gurbet Hikayeleri

Uzak Şehirde Açan Nar Çiçeği

Mina, denize hiç benzemeyen geniş bir ovanın kıyısındaki küçük köyünden ayrıldığı gün, cebine üç şey koydu: babaannesinin verdiği renkli bir mendil, köy meydanındaki nar ağacından düşen minicik bir taç yaprak ve evlerinin anahtarı. Ailesi, babasının yeni işi için uzak bir şehre taşınıyordu. Mina, bavuluna sığmayan anılarını pencereden son kez görünce, yolların uzadıkça köyünün küçüleceğini sandı.

Yeni şehirde evleri yüksek binaların arasındaydı. Pencereden bakınca ne tanıdık tepeyi ne de akşamları turuncuya boyanan harman yerini görebiliyordu. Sokaklarda herkes hızlı yürüyor, kimse kapısının önünde uzun uzun sohbet etmiyordu. Mina okula başladığında öğretmeni onun adını doğru söylemeye çalıştı, arkadaşları ise hangi şehirden geldiğini merak etti. Mina, “Uzaklardan,” demekle yetindi.

Bir akşam annesi perdeleri asarken Mina’nın cebindeki nar taç yaprağı yere düştü. Yaprak, odanın köşesindeki boş saksıya doğru usulca sürüklendi. Mina onu toprağın üzerine koyduğu anda, saksıdan incecik bir ışık yükseldi. Ertesi sabah toprakta yeşil bir filiz vardı. Filizin ucunda, nar çiçeğine benzeyen küçücük bir tomurcuk duruyordu.

Mina bu sırrı önce kimseye anlatmadı. Her sabah saksıya bir kaşık su verdi ve köyünü hatırlatan güzel anıları fısıldadı. Fırından yayılan sıcak ekmek kokusunu, bayram sabahı giydiği sarı elbiseyi, dere kenarında kurbağaların söylediği neşeli şarkıyı anlattı. Her anıdan sonra filiz biraz daha büyüdü. Fakat tomurcuk bir türlü açılmadı.

O günlerde Mina, sınıfta yalnız oturan bir çocuk fark etti. Çocuğun adı Rami’ydi ve o da başka bir ülkeden gelmişti. Defterinin kenarlarına evinin bulunduğu dağları çiziyor, teneffüslerde kimseyle konuşmadan resimlerine bakıyordu. Mina, onun defterindeki mavi çatılı evi görünce kendi köyünü düşündü. Yanına oturup, “İstersen bana evini anlatabilirsin,” dedi.

Rami önce şaşırdı, sonra gülümsedi. Uzaklardaki evlerinin önünde yasemin koktuğunu, akşamları dedesinin küçük bir davul çaldığını anlattı. Mina da nar ağacını, yağmurdan sonra parlayan taşları ve babaannesinin mendillerini anlattı. İki çocuk, farklı yerlerden gelen anıların aslında aynı sıcaklığı taşıdığını keşfetti.

Ertesi gün Mina, saksıyı sınıfa götürdü. Öğretmeni bu nar filizini görünce çocuklara bir öneride bulundu: Herkes özlediği yerden bir kelime, bir çizim ya da küçük bir ses getirecekti. Böylece sınıfın arka köşesinde “Uzak Evler Köşesi” kuruldu. Bir öğrenci memleketinin tekerlemesini yazdı, biri deniz kabuğu getirdi, bir başkası da anneannesinin yaptığı kurabiyenin tarifini paylaştı.

Her paylaşımda saksıdaki tomurcuk biraz daha renkleniyordu. Mina bunun yalnızca suyla büyüyen bir çiçek olmadığını anladı. Özlem, anlatıldığında ağırlaşmıyor; aksine, başka kalplerde kendine bir yer buluyordu. Rami’nin getirdiği küçük mavi boncuk saksının yanına konduğu sabah tomurcuk, güneşin ilk ışığıyla açıldı. İçinden nar kokulu, parlak kırmızı bir çiçek çıktı.

Çiçeğin ortasında tek bir tohum vardı. Mina tohumu toprağa ekti. Öğretmeninin yardımıyla sınıfın penceresinin önüne birkaç saksı daha dizdiler. Haftalar geçtikçe çiçekler çoğaldı. Okulun koridoru, farklı şehirlerin ve ülkelerin renkleriyle doldu. Her saksının yanında, onu getiren çocuğun özlediği yere dair kısa bir not bulunuyordu.

Bir gün Mina’nın babası, köyden gelen mektubu ona uzattı. Mektupta babaannesi, eski nar ağacının bu yıl bol çiçek açtığını yazmıştı. Mina mektubu okurken uzaklığın artık yalnızca aralarında uzanan yollar olmadığını düşündü. Kalbinde köyüne açılan bir kapı, sınıfında ise yeni dostlarına açılan başka bir kapı vardı.

Yaz tatilinde Mina köyüne gittiğinde yanında Rami’nin çizdiği mavi çatılı evin resmini götürdü. Babaannesi resmi nar ağacının dalına astı. Sonra Mina, köyün nar ağacından düşen yeni bir taç yaprağı aldı ve onu Rami’ye göndermek üzere mendiline sardı. Çünkü bazı evler uzakta kalırdı; ama sevgi, yolunu bilen küçük bir tohum gibi, her yerde yeniden çiçek açardı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu