Kırmızı Düğmenin Sakladığı Öğle

Akşamüstü renkleriyle tanınan Ihlamur Mahallesi’nde herkesin cebinde bir düğme bulunurdu. Bu düğmeler giysileri tutmaz, günün güzel anlarını saklardı. Mavi düğme serin bir sabahı, sarı düğme neşeli bir kahkahayı, mor düğme ise uykuya dalmadan önce anlatılan masalı hatırlatırdı. Lina’nın düğmesi kırmızıydı. Onu avucuna aldığında, en sevdiği öğle saatinin kokusunu duyabiliyordu: tarçınlı çörek, taze çimen ve babaannesinin yaseminli çayı.
Bir pazartesi günü mahallede tuhaf bir şey oldu. Güneş tam tepeye yükselmişti ama öğle saati bir türlü gelmiyordu. Fırıncı ekmekleri pişirmiş, okul çocukları çantalarını toplamış, kediler bile güneşli taşlara uzanmıştı. Yine de saatler on birden sonra ilerlemiyordu. İnsanlar önce gülümsedi, sonra bekledi, ardından birbirlerine bakmaya başladı. Çünkü öğle gelmeyince kimse dinlenemiyor, sofralar kurulamıyor, günün en sıcak sohbetleri başlayamıyordu.
Mahallenin saatçisi Bay Tıkır, büyük duvar saatini söküp içindeki çarkları tek tek inceledi. “Dişli sağlam, yay sağlam, akrep de yerinde,” dedi. “Eksik olan zaman değil; zamanın çağrılacağı sesi bulamıyorum.”
Lina bu sözleri duyunca kırmızı düğmesini avucunda sıktı. Düğme ılıklaşmıştı. O anda içinden minicik bir tıkırtı geldi. Lina, sesi izleyerek dar sokaklardan geçti. Tıkırtı onu kullanılmayan eski bir terzihaneye götürdü. Kapının arkasında, iplik makaralarının arasında yüzlerce düğme duruyordu. Hepsi solgun, hepsi sessizdi. Yalnızca bir tanesi parlıyordu: Lina’nın kırmızı düğmesine benzeyen, fakat ondan biraz daha küçük bir düğme.
“Sen kimsin?” diye sordu Lina.
“Ben öğlenin düğmesiyim,” diye yanıtladı küçük düğme. “Yıllardır insanları aynı sofrada buluştururdum. Fakat herkes acele etmeye başlayınca beni bir kutuya koydular. Kimse birbirini beklememeye, dinlememeye ve teşekkür etmeyi unutmaya başladı. Ben de sesimi kaybettim.”
Lina düğmeyi hemen Bay Tıkır’a götürmek istedi. Ancak küçük düğme, “Sesimi yeniden bulmam için üç şey gerekir,” dedi. “Birinin gönüllü olarak beklemesi, birinin içtenlikle teşekkür etmesi ve birinin elindekini paylaşması.”
Lina ilk olarak meydandaki çeşmenin başına gitti. Orada, sepetindeki elmaları satmaya çalışan yaşlı Nergis Hanım vardı. Lina, kadının ağır sepetini evine kadar taşıdı. Eve vardıklarında Nergis Hanım, “Beni düşündüğün için teşekkür ederim,” dedi. Küçük düğme hafifçe parladı.
Sonra Lina, okulun önünde kardeşini bekleyen Efe’yi gördü. Efe’nin işi bitmişti ama arkadaşının ayakkabısının bağı çözülmüştü. Lina, geç kalacağını bile bile onun bağını bağlamasına yardım etti. Birkaç dakika sonra küçük düğmeden ikinci bir tıkırtı yükseldi.
Geriye paylaşmak kalmıştı. Lina cebindeki son tarçınlı çöreği çıkardı. Tam bir ısırık alacakken, bahçe duvarının dibinde oturan üç serçeyi gördü. Çöreği ufalayıp serçelerle paylaştı. O sırada kırmızı düğmesi de ışıldadı. İki düğme birbirine dokununca terzihanenin içi yumuşak bir çan sesiyle doldu.
Bu ses mahalledeki bütün saatlere ulaştı. Duvar saatinin akrebi usulca on ikiye ilerledi. Güneş, sanki uzun zamandır beklediği yeri bulmuş gibi gökyüzünün ortasında parladı. Fırıncı dükkânının önüne tabureler çıkardı, çocuklar sofralara koştu, komşular birbirlerine yemek uzattı. Kimse acele etmiyor, herkes karşısındakini dinliyordu.
Bay Tıkır, küçük öğle düğmesini mahalle saatinin yanına astı. Lina’nın kırmızı düğmesi ise artık yalnızca güzel anları saklamıyordu; paylaşılmış her iyiliği de hatırlıyordu. O günden sonra Ihlamur Mahallesi’nde öğle vakti gelince insanlar önce saatlerine değil, yanlarındaki kişiye bakardı. Çünkü herkes şunu öğrenmişti: Zaman, birlikte yaşandığında uzamaz belki ama çok daha güzel hatırlanır.
Bu masaldan çıkarılabilecek ders
Bu masal örnekleri arasında yer alan hikâye, beklemenin, teşekkür etmenin ve paylaşmanın küçük görünen anları nasıl değerli kıldığını anlatır. İyilik bölüşüldükçe çoğalır, güzel zamanlar ise birlikte yaşandığında unutulmaz olur.




