Kestane Kabuklu Postacının Sessiz Mektubu

Yaprakların altın rengine döndüğü bir sonbahar sabahı, Çınçınlıova’nın dar sokaklarında küçük bir posta arabası ilerliyordu. Arabayı, kestane kabuğundan yapılmış şapkasını gururla taşıyan on yaşındaki Mina sürüyordu. Mina’nın görevi, köydeki mektupları, paketleri ve uzak şehirlerden gelen haberleri sahiplerine ulaştırmaktı. Üstelik bunu sıradan bir arabayla değil, tekerlekleri gümüş tozuyla parlayan minicik bir araçla yapıyordu.
O gün postaneye bırakılmış son zarf diğerlerinden farklıydı. Üzerinde bir isim, adres ya da pul yoktu. Yalnızca kapağında incecik bir cümle yazıyordu: Kalbi bekleyen yere.
Postane müdürü Bay Karanfil, zarfı eline alıp kaşlarını çattı. “Bunu gönderen kişi adres yazmayı unutmuş olmalı,” dedi. “Belki de mektup boş bir kâğıttır.”
Mina zarfı ışığa tuttu. İçinden hafif bir sıcaklık yayıldı. “Boş olsaydı bu kadar güzel kokmazdı,” diye düşündü. Zarf, taze ekmek, ıslak toprak ve biraz da yağmur kokuyordu. Mina, mektubun alıcısını bulmaya karar verdi.
Önce köy meydanındaki fırıncıya gitti. Fırıncı, mektubun kendisine ait olamayacağını söyledi; çünkü onun beklediği tek şey, şehirden gelecek un çuvallarıydı. Ardından köyün terzisine, marangozuna ve bahçıvanına sordu. Her biri başını salladı. Mektup hiçbirinin adıyla eşleşmiyordu.
Mina, akşamüstü eski taş köprünün yanından geçerken zarfın hafifçe titrediğini fark etti. Posta arabası köprüden uzaklaşınca titreme duruyor, yaklaşınca yeniden başlıyordu. Mina arabasını köprünün altındaki çimenlere çekti. Orada, kırık kanadını saklamaya çalışan yaşlı bir kırlangıç gördü.
“Sen mi mektubu bekliyorsun?” diye sordu Mina.
Kırlangıç başını eğdi. Konuşamıyordu ama gagasıyla köprünün taşlarını gösterdi. Mina dikkatle bakınca, taşların arasında sıkışmış küçük bir tahta kutu gördü. Kutunun kapağında aynı cümle yazılıydı: Kalbi bekleyen yere.
Kutuyu açtığında içinden eski bir mendil, birkaç kurumuş çiçek ve çocukça çizilmiş bir resim çıktı. Resimde, köy meydanında tek başına oturan yaşlı bir kadın vardı. Kadının karşısında ise kanadı gökyüzüne uzanan bir kırlangıç çizilmişti.
Mina, resmin arkasındaki silik yazıyı güçlükle okudu: “Beni hatırlayan olursa, bahçemdeki kapıyı açık bıraksın.”
Bu sözler Mina’nın aklına köyün dışında yaşayan Suna Nine’yi getirdi. Suna Nine yıllardır evinin bahçesinden çıkmıyor, kimseyle konuşmuyordu. Mina, posta arabasına atlayıp tepenin ardındaki küçük eve gitti. Bahçe kapısı gerçekten de kapalıydı. Üstelik kapının önünde yıllardır açılmamış gibi duran sarmaşıklar vardı.
Mina kapıyı çaldı. İçeriden ses gelmedi. Bunun üzerine mektubu kapının altından uzattı. Zarf toprağa değer değmez sarmaşıklar yavaşça kenara çekildi. Kapı kendi kendine açıldı.
Suna Nine şaşkınlıkla dışarı çıktı. Mektubu görünce gözleri parladı. “Bunu yıllar önce kaybettiğim torunum yazmıştı,” dedi. “Köyden ayrılırken bana, bir gün geri döneceğini söylemişti. Sonra ondan hiç haber alamadım. Mektubu ona göndermek istemiştim ama adresini bilmiyordum.”
Mina, zarfın içinde aslında yeni bir mektup olmadığını fark etti. Kâğıtta yalnızca boş satırlar vardı. Fakat Suna Nine kalemi eline alınca satırlar yavaş yavaş kelimelerle doldu. Nine, torununa söyleyemediği bütün güzel sözleri yazdı: Onu özlediğini, bahçedeki gülleri hâlâ koruduğunu ve dönüş yolunu beklediğini anlattı.
Mina mektubu şehrin uzak tarafındaki adrese ulaştırmak için yola çıktı. Haftalar sonra Suna Nine’nin bahçesinde büyük bir sevinç yaşandı. Genç bir adam, elinde sarı bir bavulla kapıda belirdi. Kırlangıç da o gün yeniden gökyüzünde süzüldü.
O günden sonra Çınçınlıova’da herkes mektuplarına adres yazmaya başladı. Mina ise adresi olmayan zarfları çöpe atmadı. Çünkü artık biliyordu: Bazı mektuplar bir eve değil, uzun zamandır kapalı duran bir kalbe ulaşmak için yola çıkardı. Masalları oku diyenlere anlatılacak en güzel ders de buydu; iyilik, doğru eli bulduğunda sessiz bir kapıyı bile ardına kadar açabilirdi.




