Bulutların Altındaki Ters Takvim

Dağların arasındaki Gümüşova köyünde Ekin adında meraklı bir çocuk yaşardı. Ekin, sabahları penceresinden gökyüzünü izler, bulutların şekillerine anlamlar verirdi. Bir gün, okul yolunda köy meydanındaki saat kulesinin yanında daha önce hiç görmediği büyük bir takvim fark etti. Takvimin yaprakları kâğıttan değil, incecik bulut parçalarından yapılmıştı. Üstelik üzerindeki günler ileriye değil, geriye doğru sıralanıyordu.
Ekin şaşkınlıkla takvime yaklaştı. Tam o sırada en üstteki bulut yaprağında gümüş harflerle bir cümle belirdi: “Bugün, dünün unutulmuş iyiliğini bulmadan tamamlanamaz.” Ekin yazıyı üç kez okudu. Sonra köy meydanına baktı. Fırıncı Rauf Usta ekmeklerini diziyor, çiçekçi Nergis Hanım saksılarını suluyor, postacı Cemil Bey de çantasını hazırlıyordu. Kimse bulutu fark etmiyor gibiydi.
Ekin, takvimin sırrını anlamak için önce Rauf Usta’ya gitti. “Dün birine yardım ettiniz mi?” diye sordu. Rauf Usta kaşlarını kaldırdı. “Dün mü? Sabah hamur yoğurdum, öğle vakti çörek pişirdim, akşam da dükkânı kapattım.” Ekin biraz düşündü. Fırının önünde yere saçılmış unları gördü. Rauf Usta, dün yağmurdan kaçan küçük bir kedinin ıslak patilerini kurulayıp ona sıcak süt verdiğini hatırladı. Bunu öylesine doğal yapmıştı ki aklından çıkmıştı.
Ekin bu anıyı söyleyince takvimden minicik bir bulut koptu ve fırının bacasına kondu. Üzerinde altın renkli bir nokta parladı. Bir günün yaprağı da yavaşça öne döndü. Ekin, takvimin insanlara yaptıkları iyilikleri hatırlatarak zamanı düzelttiğini anladı.
Çiçekçi Nergis Hanım ise dünkü iyiliğini bulmakta zorlandı. Ekin, dükkânın önündeki kırılmış saksıları incelerken saksıların arasından bir kurdele çıktı. Nergis Hanım kurdeleyi görünce gülümsedi. “Ah, dün küçük Arda’nın uçurtmasının kuyruğu kopmuştu. Ona bu kurdeleden yeni bir kuyruk yapmıştım.” Bulut takvim bir kez daha ışıldadı. İkinci yaprak da doğru yerine yerleşti.
Fakat üçüncü yaprak yerinden kıpırdamıyordu. Ekin, bütün köyü dolaştı. Yaşlı değirmenciye, okulun nöbetçi öğrencisine, hatta meydandaki heykelin önünde dinlenen güvercinlere bile baktı. Gün ilerliyor, gökyüzündeki bulutlar ağırlaşıyordu. Eğer üçüncü iyilik bulunamazsa takvimin bütün yaprakları yeniden geriye savrulacaktı.
Birden Ekin, okul çantasındaki küçük defteri hatırladı. Dün teneffüste yeni öğrenci Suna’nın sınıfta kimseyle konuşmadığını görmüş, yanına oturup ona resim yapmayı öğretmişti. Ancak bunu bir iyilik saymamıştı; çünkü Suna gülümsediğinde Ekin de çok mutlu olmuştu. Ekin, iyiliğin bazen bir görev gibi değil, iki kişinin birlikte sevindiği bir an gibi yaşandığını anladı.
Bu düşünceyi takvime anlatır anlatmaz üçüncü yaprak havaya yükseldi. Bulutlar dönerek saat kulesinin çevresinde küçük bir halka oluşturdu. Kuledeki çan, uzun zamandır çıkarmadığı berrak bir sesle çaldı. Köydeki herkes başını kaldırdı. Takvimdeki günler artık doğru sıraya geçmişti. Üzerindeki son cümle de değişti: “Zaman, hatırlanan iyiliklerle güzelleşir.”
O günden sonra Gümüşova’da kimse yaptığı güzel bir şeyi övünmek için anlatmadı. Ama unutulmaması gereken anları küçük kâğıtlara yazıp meydandaki renkli kutuya bıraktılar. Ekin de her akşam kutudan bir not seçip yüksek sesle okudu. Bazen bir paylaşılmış elma, bazen dinlenmiş bir dert, bazen de birlikte gülünmüş minicik bir şaka çıkıyordu.
Bulut takvim ise yalnızca yağmurdan önce görünmeye başladı. Ekin onu her gördüğünde gökyüzüne el salladı. Çünkü artık biliyordu: Günleri ileri taşıyan şey, saatlerin tıkırtısı değil, insanların birbirine bıraktığı iyilik izleriydi.




