Efsaneler

Kuyunun Dibindeki Gündüz Taşı

Akçayır köyünde, evlerin arasından kıvrılarak geçen ince bir dere vardı. Derenin yanında da kimsenin ne zaman yapıldığını bilmediği taş bir kuyu dururdu. Kuyunun ağzı yosunlarla kaplıydı; fakat suyu her mevsim berraktı. Köylüler bu kuyuya Gündüz Kuyusu derdi. Çünkü bazı sabahlar, güneş daha doğmadan, kuyunun içinden altın renkli bir ışık yükselirdi.

Köyde yaşayan Tümay, bu ışığın sırrını çok merak ederdi. Büyükannesi Nergis, her sorusuna gülümseyerek cevap verirdi: Kuyunun dibinde, eski zamanlardan kalma bir taş varmış. Bu taş, insanların kalplerindeki iyiliği duyduğu zaman parlamaya başlarmış. Ancak kimse taşı görememiş; çünkü iyilik, kendini göstermek için yapılırsa ışığını kaybedermiş.

Bir yaz, Akçayır’ın deresi inceldi, bahçelerdeki yapraklar kıvrıldı. Kuyunun suyu da her gün biraz daha azaldı. Köylüler sıraya girip kovalarını dolduruyor, fakat su herkese yetmiyordu. Bazıları kuyunun başında tartışıyor, bazıları da kovalarını saklayıp komşularını bekletiyordu. O sabah Gündüz Kuyusu’nun içinden hiçbir ışık yükselmedi.

Tümay, büyükannesinin anlattığı efsaneyi düşündü. Ertesi gün, evindeki küçük testiyi aldı ve kuyunun başına gitti. Testisini suyla doldurmak yerine, önce yaşlı değirmenci Sait Amca’nın kovasını taşıdı. Sonra susamış bir serçeye avucundan birkaç damla su verdi. Kuyunun taş duvarlarında çok hafif bir titreşim duydu; sanki derinlerde biri ince bir türkü söylüyordu.

Bu sesi izlemek isteyen Tümay, kuyunun yanındaki sarmaşıkları temizlerken taş duvarda küçük bir oyuk fark etti. Oyuğun içinde, ceviz büyüklüğünde, mat gri bir taş duruyordu. Taşa dokunduğu anda kuyunun içinden sıcak bir esinti yükseldi. Esinti, ona kelimelerle değil, parıltılı görüntülerle geçmişi gösterdi.

Çok uzun zaman önce Akçayır’da büyük bir kuraklık yaşanmış. Köylüler son su damlasını paylaşmak yerine kendi evlerine saklayınca, dağın kalbindeki su pınarı kapanmış. O gün köyün en küçük çocuğu, elindeki tek tas suyu susayan yabancı bir yolcuya vermiş. Bu iyiliği gören dağ, kalbinden küçük bir parça koparıp kuyunun dibine bırakmış. Böylece Gündüz Taşı doğmuş. Taş, insanların birbirine el uzattığı günlerde pınarı açar, bencillik çoğaldığında ise sessizleşirmiş.

Görüntüler kaybolunca Tümay taşı avucunda tuttu. Onu alıp evine götürmeyi düşündü. Taşın ışığı sayesinde odasının gündüz gibi aydınlanacağını hayal etti. Fakat sonra kuyunun başında bekleyen susuz çocukları, çiçekleri solan bahçeleri ve su taşıyamayan yaşlıları hatırladı. Taşı yerine koydu. Ardından köy meydanına koşup gördüklerini herkese anlattı.

İlk başta kimse ona inanmadı. Değirmenci Sait Amca ise Tümay’ın yanında durdu ve kendi kovasını komşusuyla paylaştı. Bunu gören fırıncı, o gün pişirdiği ekmeklerin suyunu sebze bahçelerine ayırdı. Çocuklar kuşlar için küçük kaplar yerleştirdi. Köyün gençleri dere yatağındaki taşları temizledi. Herkes elinden geleni yapınca kuyunun dibinden ince bir tını yükseldi.

Akşamüstü, kuyunun çevresinde toplanan insanlar suyun yüzeyinde gümüş bir parıltı gördü. Parıltı büyüdü, taş duvarları aydınlattı ve birden kuyunun dibindeki Gündüz Taşı görünür hâle geldi. Taş, güneşten kopmuş bir parça gibi ışıldıyordu. Aynı anda dağın yamacından berrak bir su fışkırdı. Dere yeniden akmaya başladı.

Köylüler taşı yerinden çıkarmadı. Onun ışığını kendilerine saklamak yerine, kuyunun başında her gün bir iyilik yapmaya söz verdiler. Kimi yaşlılara su taşıdı, kimi kırık çitleri onardı, kimi de kimse görmeden susamış hayvanlara kap bıraktı. Günler geçtikçe taşın parıltısı daha da güçlendi.

Yıllar sonra Tümay büyüdü, Akçayır’dan uzaklara gitti. Yine de köyde her sabah kuyunun dibinden altın ışık yükselmeye devam etti. Bugün bile o köyden geçenler, güneş doğmadan parlayan kuyuyu görürse bunun bir işaret olduğunu söyler: Gündüz Taşı, paylaşmayı unutmayan kalplerde ışır. Bu yüzden Akçayır’da su içen herkes, kovasını doldurmadan önce mutlaka bir başkasını düşünür.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu