Andersen Masalları

İplik Ormanında Yolunu Arayan Suna

Uzak bir kasabada, bütün evlerin pencerelerinde renkli perdeler, kapılarında da küçük kumaş çelenkler asılıydı. Bu kasabada yaşayan Suna, büyükannesinin terzi dükkânında düğme dizer, sökükleri onarırdı. Suna’nın elleri küçüktü ama yaptığı dikişler öylesine düzgündü ki, en eski kumaş bile onun elinde yeniden gülümserdi.

Bir sonbahar sabahı, dükkânın arka rafındaki tahta kutu yere düştü. Kutunun kapağı açılınca içinden ne iğne ne de makara çıktı. Yalnızca incecik, gümüş renkli bir iplik ve üzerinde yaprak biçiminde bir işaret bulunan yuvarlak bir düğme yuvarlandı.

Suna düğmeyi avucuna aldığında, dükkânın duvarında daha önce hiç görmediği bir kapı belirdi. Kapı, kumaş gibi yumuşak görünüyordu. Gümüş ipliği kapının koluna dokundurduğu anda kapı aralandı ve içeriden taze toprak kokusu geldi.

Gizli Ormanın Sessizliği

Suna, büyükannesine haber vermek için arkasına döndü; fakat dükkân bir anda sessizleşmişti. Büyükannesi oradaydı, ancak sanki çok uzaktaymış gibi görünüyordu. Suna, ipliği sıkıca tutup kapıdan geçti.

Kendini yüksek ağaçlarla çevrili, ışığın yaprakların arasından ince çizgiler hâlinde süzüldüğü bir ormanda buldu. Ağaçların gövdelerinde yolların haritaları vardı. Ne var ki haritalardaki yolların çoğu yarım kalmış, bazıları da havada asılı duruyordu.

Bir kayanın üzerinde oturan, tüyleri tarçın renginde küçük bir kirpi gördü. Kirpinin sırtında, kopmuş bir harita parçası taşıyordu.

“Buraya gelen ilk insansın,” dedi kirpi. “Benim adım Pera. Ormanın bütün yolları üç gündür kayboluyor. Yollar yok olunca kuşlar yuvalarına, hayvanlar su başlarına ulaşamıyor.”

Suna çevresine baktı. Gerçekten de patikalar, sanki görünmez bir makasla kesilmiş gibi havada bitiyordu. Bir tavşan aynı çalının çevresinde dönüp duruyor, iki sincap da birbirlerine hangi ağaca gideceklerini soruyordu.

“Bu yolları kim kopardı?” diye sordu Suna.

Pera başını eğdi. “Kimse koparmadı. Ormanın kalbindeki Yol Ağacı, herkesin yalnızca kendi yolunu düşünmeye başladığını hissedince dallarını kapattı. Onu yeniden açmak için üç şey gerekiyor: unutulmuş bir iyilik, karşılıksız bir emek ve birlikte söylenen doğru bir söz.”

Üç Küçük Onarım

Suna önce, çalılıkların arasında titreyen yaşlı bir kaplumbağa gördü. Kaplumbağa, yuvasına giden patikayı bulamıyordu. Suna kendi yolunu aramak yerine gümüş ipliği yere serdi. İplik, kaplumbağanın ayak izlerini takip ederek ince bir çizgi oluşturdu. Kaplumbağa yuvasına varınca, yıllar önce kendisine su taşıyan bir serçeyi hatırladı. Bu, unutulmuş iyilikti.

Sonra büyük bir çınarın altında kırılmış bir köprüye rastladılar. Köprünün tahtaları, ormanın öte yanına geçmek isteyen hayvanlar için gerekliydi. Suna cebindeki iğneyi çıkardı, Pera da dikenlerini kullanarak tahtaları birbirine bağladı. Saatlerce uğraştılar. İşleri bitince hiçbir hayvan onlara teşekkür etmedi; çünkü hepsi hemen karşıya geçmek için acele ediyordu. Suna yine de gülümsedi. Bu, karşılıksız emekti.

Üçüncü şey için Yol Ağacı’nın yanına gittiler. Ağacın dalları kapalı bir kitap gibi birbirine kenetlenmişti. Suna, çevrede toplanan hayvanlara seslendi:

“Benim yolum tek başına beni uzağa götürür. Ama senin yolunla birleşirse hepimizi eve ulaştırabilir.”

Önce Pera aynı cümleyi söyledi. Ardından kaplumbağa, tavşanlar, sincaplar ve kuşlar hep birlikte konuştu. Sesleri yükseldikçe dallar titredi. Her biri kendi yolunu değil, başkalarının yolunu da düşünmeye başlayınca ağacın gövdesinde altın renkli bir ışık belirdi.

Kasabaya Dönen Işık

Yol Ağacı’nın dalları açıldı ve ormanın her köşesine yeni patikalar uzandı. Gümüş iplik bir anda Suna’nın elinden kayıp ışıklı bir kuşa dönüştü. Kuş, onu kapının bulunduğu yere kadar götürdü.

Suna kapıdan geçtiğinde dükkânda yalnızca birkaç dakika geçmişti. Büyükannesi, Suna’nın elindeki yaprak biçimli düğmeye bakıp şaşkınlıkla gülümsedi. O günden sonra Suna, dükkânda yalnızca yırtık giysileri değil, insanların arasındaki küçük kırgınlıkları da onarmaya çalıştı. Bir komşunun yükünü taşıdı, bir çocuğun kaybolan oyuncağını aradı, kimsenin fark etmediği işleri sessizce tamamladı.

Kasabada insanlar zamanla şunu fark etti: Birinin yolunu aydınlatan kişi, kendi yolunda da daha parlak bir ışık buluyordu. Suna’nın dikiş kutusundaki gümüş iplik ise bir daha hiç görünmedi. Fakat ne zaman biri bencilliğini bırakıp başka birine yardım etse, kutunun içinden hafif bir yaprak hışırtısı duyulurdu.

Belki bu yüzden, Andersen masalları tadındaki eski öyküler gibi, kasabadaki herkes kalbinin içinde görünmez bir orman taşıdığını öğrendi. O ormanda yollar hiçbir zaman hazır bulunmazdı; onları iyilikle, emekle ve birlikte söylenen doğru sözlerle insanlar açardı.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu