Prenses Masalları

Prenses Miray’ın Güneşten Örülmüş Anahtarı

Uzak dağların ardında, sabahları çatılarında altın renkli ışıklar biriken Güneşova Krallığı varmış. Bu krallıkta herkesin sevdiği, merakı kadar yüreği de büyük bir prenses yaşarmış. Prenses Miray, sarayın en yüksek kulesinden aşağı bakmayı, bahçıvanların anlattığı bitki öykülerini dinlemeyi ve pazar yerindeki çocukların oyunlarına katılmayı çok severmiş.

Bir gün kral, eski arşiv odasında tozlu bir kitap bulmuş. Kitabın sayfalarında şöyle yazıyormuş: “Güneşova’nın en değerli kapısı, yalnızca güneşten örülmüş anahtarla açılır. Anahtarı bulan kişi, krallığın gerçek mutluluk kaynağını görecektir.”

Miray’ın gözleri parlamış. Sarayda yüzlerce anahtar bulunduğu hâlde hiçbiri güneşten örülmüşe benzemiyormuş. Kral, prensesin tek başına uzaklara gitmesini istememiş; fakat Miray, yanına saray kütüphanecisi Suna Nine’yi, neşeli katır Badem’i ve küçük bir sepet alarak yola çıkmış.

İlk durakları, taşları renk renk parlayan Fısıldayan Çayır olmuş. Çayırdaki çiçekler, rüzgâr esince farklı seslerle konuşurmuş. Miray onlara anahtarı sormuş. Mor çiçekler “Işığı izle,” demiş. Sarı çiçekler ise “Önce bir iyilik yap,” diye fısıldamış.

Tam o sırada, çimenlerin arasında yuvarlanan bir kirpi görmüşler. Kirpinin sırtına küçük elmalar takılmış, yürümekte zorlanıyormuş. Prenses hemen diz çöküp elmaları tek tek toplamış. Badem de sepetini uzatmış. Kirpi rahatlayınca dikenlerinin arasında minicik bir altın iplik parlamış.

“Bu iplik, yardım edenlerin yolunu aydınlatır,” demiş kirpi. “Ama tek başına bir anahtar değildir.”

Miray ipliği dikkatle sepetine koymuş. Yol boyunca karşılaştıkları herkes ona bir parça vermiş: Susamış bir serçeden parlak bir tüy, yolunu kaybetmiş bir kaplumbağadan gümüş renkli bir kabuk, şarkı söylemeyi unutan bir ozandan incecik bir nota… Prenses her hediyeyi teşekkür ederek kabul etmiş, hiçbirini değersiz görmemiş.

Akşamüstü, yol onları Sessiz Tepeler’e götürmüş. Burada insanlar birbirleriyle konuşmadan yaşarmış. Herkesin söyleyecek bir sözü, anlatacak bir derdi varmış ama kimse karşısındakini dinlemediği için sesler havada kaybolurmuş.

Miray tepenin ortasına oturmuş ve sessizce beklemeye başlamış. Suna Nine de yanına oturmuş. Badem kuyruğunu sallamış. Önce bir çocuk, sonra yaşlı bir değirmenci, ardından genç bir çoban gelip yanlarına oturmuş. Prenses hiçbirinin sözünü kesmemiş. Çocuk kaybolan topunu, değirmenci bozulan değirmen taşını, çoban ise arkadaşlarıyla barışma isteğini anlatmış.

Herkes konuşup dinlendikçe tepenin sessizliği yumuşamış. O anda sepetin içindeki altın iplik, tüy, kabuk ve nota havaya yükselmiş. Güneşin son ışıklarıyla birbirine dolanarak küçük, pırıl pırıl bir anahtara dönüşmüş.

Karşılarında daha önce hiç görmedikleri bir kapı belirmiş. Kapının üzerinde kilit yokmuş; yalnızca avuç içi biçiminde bir iz varmış. Miray anahtarı o ize yerleştirince kapı açılmış. İçeride altın sandıklar ya da mücevherler beklemiyormuş. Kocaman, aydınlık bir salon ve salonun ortasında boş bir masa varmış.

Kapının üstündeki yazı şöyleymiş: “Mutluluk, tek kişinin saklayacağı bir hazine değildir.”

Miray ne demek olduğunu hemen anlamış. Saraya döndüğünde bu salonu herkesin kullanabileceği bir paylaşım evine dönüştürmüş. Çocuklar burada masal anlatmış, ustalar yeni şeyler öğretmiş, yaşlılar anılarını paylaşmış. Krallığın insanları birbirlerine yardım etmeyi ve birbirlerini gerçekten dinlemeyi öğrenmiş.

Prenses Miray ise güneşten örülmüş anahtarı sarayın en görünür yerine asmış. Çünkü onun açtığı en büyük kapı, taş duvarlarda değil, insanların kalplerinde bulunuyormuş. O günden sonra Güneşova’da anlatılan en sevilen prenses masalları, bir prensesin hazine bulmasını değil, mutluluğu herkesle çoğaltmasını anlatır olmuş.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu