Nasreddin Hoca Hikayeleri

Nasreddin Hoca ve Gülümseyen Pazarın Sırrı

Akşehir’in küçük mahallelerinden birinde, her cuma renk renk tezgâhların kurulduğu neşeli bir pazar vardı. Pazarda bal kavanozları güneş gibi parlar, taze ekmek kokusu sokaklara yayılır, çocukların kahkahaları dükkânların önünde çınlardı. Fakat o cuma sabahı pazarda tuhaf bir sessizlik vardı. Herkes birbirinden şikâyet ediyor, kimse kimsenin sözünü dinlemiyordu.

Elindeki boş sepeti koluna takan Nasreddin Hoca, meydanın ortasına geldi. Önce bir satıcının, “Benim kumaşım daha güzel!” diye bağırdığını duydu. Hemen yanındaki bahçıvan, “Hayır, en güzel şey benim karpuzlarım!” diye karşılık veriyordu. Balcı ise ikisinin sesini bastırmaya çalışıyordu. Çocuklar da büyüklerin gürültüsünden ne olup bittiğini anlayamadan oradan oraya bakınıyordu.

Hoca, eşeğinin kulağına eğilip fısıldadı: “Bugün pazarda mallar değil, sesler yarışıyor galiba.” Eşek de sanki onu anlamış gibi usulca anırdı. Bu anırma öyle komik bir yankı yaptı ki birkaç çocuk gülmeye başladı. Ancak büyükler hâlâ birbirlerini duymamaya kararlıydı.

Hoca, meydandaki eski çeşmenin yanına üç tahta kutu koydu. Kutuların üzerine sırasıyla “Dinledim”, “Paylaştım” ve “Teşekkür Ettim” yazdı. Sonra yüksek sesle, “Bugün pazara gelen herkes, başkasının bir sözünü dikkatle dinleyip duyduğu güzel şeyi bu kutulardan birine bırakacak,” dedi.

Satıcılar şaşkın şaşkın birbirine baktı. Kumaşçı, “Söz bırakılır mı?” diye sordu. Hoca gülümsedi: “Söz görünmez ama iyilik gibi iz bırakır. Hem kutular boş kalırsa, onları eşeğime oturak yaparım.” Eşeği hemen kutulardan birine burnunu uzatınca çocuklar yeniden kıkırdadı.

İlk olarak küçük Zeynep öne çıktı. Bahçıvanın, pazardaki yaşlılara karpuz seçerken ne kadar özenli davrandığını anlatıp “Dinledim” kutusuna bir papatya bıraktı. Bunu gören balcı, kumaşçının yağmur başlamadan önce tezgâhındaki örtüleri komşularına verdiğini söyledi. Kumaşçı da balcının, kavanozlarından biri çatladığında balı israf etmemek için çocuklara küçük ekmekler dağıttığını hatırladı.

Bir süre sonra pazarın gürültüsü azaldı. İnsanlar birbirlerinin sözünü kesmek yerine beklemeye başladı. Her yeni teşekkür, meydanda görünmez bir ışık yakıyor gibiydi. Fakat Hoca, kutulara bakınca “Paylaştım” kutusunun hâlâ bomboş olduğunu fark etti.

“Demek ki güzel şeyleri dinledik ve teşekkür ettik,” dedi, “ama paylaşmayı unutmuşuz.” Tam o sırada pazara, sırtında ağır bir un çuvalıyla yaşlı bir değirmenci geldi. Çuvalı tezgâhına kadar taşımaya çalışıyor, fakat her adımda biraz daha yoruluyordu. Herkes onu izledi; hiç kimse kötü niyetli değildi ama kimse ilk adımı atmaya da cesaret edemiyordu.

Hoca, boş sepetini çuvalın yanına koydu. “Benim sepetim bugün alışveriş yapmayacakmış,” dedi. “Belki taşıma işine yardım eder.” Sonra Zeynep sepetin bir ucundan tuttu. Kumaşçı, balcı ve bahçıvan da yanlarına geldi. Dört kişi çuvalı kolayca değirmencinin tezgâhına taşıdı. Hoca, “İşte paylaşmak bazen bir ekmek, bazen de yalnızca güçlü bir eldir,” dedi.

Değirmenci teşekkür etmek için unundan küçük bir kese verdi. Hoca keseyi hemen pazardaki ortak masaya bıraktı. “Bundan herkes için çörek yapılabilir,” diye açıkladı. O gün pazardaki her satıcı elindeki yiyecekten biraz kattı. Çocuklar da masayı süslemek için renkli meyve kabuklarından küçük çiçekler yaptı.

Akşamüstü ortak çörekler hazır olduğunda, üç kutu da dolmuştu. “Dinledim” kutusunda papatyalar, “Paylaştım” kutusunda ekmek parçaları, “Teşekkür Ettim” kutusunda ise minik kâğıtlar vardı. Hoca kutulara bakıp başını salladı: “Bakın, pazarın sırrı ortaya çıktı. İnsan yalnızca kendi sesini duyarsa meydan daralır; birbirini dinlerse koskoca dünya sofraya dönüşür.”

O günden sonra Akşehir pazarı her cuma bir alışveriş yeri olmaktan çıktı. İnsanlar önce birbirlerine selam verdi, sonra ihtiyaçlarını sordu. Hoca ise her hafta kutuları yeniden meydana koydu. Bir gün biri kutuların gerçekten sihirli olup olmadığını sorunca şöyle cevap verdi: “Sihir kutularda değil, onları dolduran kalplerde. Ama kalpler çalışmazsa, eşeğim bile bu işi tek başına yapamaz!”

Eşek o anda uzun bir anırışla karşılık verdi. Meydan kahkahaya boğuldu. Böylece herkes, en güzel pazarın en çok bağırılan değil, en çok iyiliğin paylaşıldığı pazar olduğunu öğrendi.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu