Sessiz Pınarın Üç Küçük Sırrı

Gümüşçayır köyünün hemen arkasında, güneş doğarken yaprakları altın gibi parlayan geniş bir orman vardı. Bu ormanda tavşanlar eğrelti otlarının arasında saklanır, sincaplar kozalakları dalların çatallarına dizer, kuşlar sabahları birbirinden güzel ezgiler söylerdi. Ormanın en sevilen yeri ise yaşlı söğütlerin altından çıkan küçük bir pınardı. Pınarın suyu berraktı ve taşların üzerinden akarken ince, neşeli bir türkü mırıldanırdı.
Köyde yaşayan Lalin, her hafta sonu pınarın başına giderdi. Yanında bez torbası, küçük küreği ve not defteri olurdu. Çevrede gördüğü güzel şeyleri defterine çizer, sonra yere düşmüş çöpleri toplardı. Bir sabah pınara vardığında tuhaf bir sessizlikle karşılaştı. Su neredeyse akmıyor, söğüdün dalları üzgün üzgün yere eğiliyordu. Kurbağaların sesi kesilmiş, kelebekler çiçeklerin üzerinde kanat çırpmayı bırakmıştı.
Lalin diz çöküp pınarın taşlarına dokundu. O sırada yaşlı söğüdün yaprakları hafifçe kıpırdadı. Lalin, rüzgârın içinde üç kelime duydu: Su, toprak, paylaşmak. Bunların pınarın üç küçük sırrı olduğunu anladı. Fakat bu sırların ne anlama geldiğini hemen çözemedi.
Önce suyu düşündü. Pınarın önünü kapatan kuru dalları ve çamurlu yaprakları dikkatlice ayırdı. Yakındaki çalılıkların arasında plastik bir şişe, buruşturulmuş bir kâğıt ve kırık bir oyuncak buldu. Hepsini bez torbasına koydu. Bir süre sonra su biraz daha hızlı akmaya başladı, ama hâlâ eski neşesine kavuşmamıştı.
O sırada mavi kanatlı bir alakarga, Lalin’in yanına kondu. Gagasındaki meşe palamudunu toprağa bıraktı. Lalin, kuşun onu ormanın yukarısındaki açıklığa götürdüğünü fark etti. Açıklıkta yağmur sularını pınara taşıyan küçük yolun taşlarla ve sertleşmiş toprakla kapandığını gördü. Lalin küreğiyle tek başına çalışmaya başladı. Kısa süre sonra elleri yoruldu, fakat vazgeçmedi.
Derken köyün çocukları, Lalin’in peşinden ormana geldi. Aras, Duru, Nisan ve küçük Mert de kürek, kova ve eldiven getirmişti. Hep birlikte taşları kenara taşıdılar, toprağı gevşettiler ve suyun ilerleyebileceği ince bir kanal açtılar. Çocuklar kanalı açarken yetişkinler de uzaktan onları izleyip ağır dalları güvenli bir yere taşıdı.
İlk yağmur yağdığında su, açılan kanaldan pınara doğru süzüldü. Ancak Lalin, yaşlı söğüdün üçüncü sırrını hâlâ düşünüyordu: paylaşmak. Pınarın çevresine bakınca cevabı gördü. Su yalnızca insanlara değil, kurbağalara, kuşlara, böceklere ve ağaçlara da aitti. Bu yüzden çocuklar pınarın yanına düz taşlardan küçük bir su çanağı yaptılar. Çanağın bir bölümünü kuşlar için sığ bıraktılar, başka bir bölümünü de kirpilerin rahatça ulaşabileceği kadar alçak yaptılar.
Sonra köy meydanına dönüp herkese bir öneri sundular. Her aile, ormandaki canlılara zarar vermeyecek bir görev üstlenecekti. Kimi çöpleri ayıracak, kimi yağmur suyunu biriktirecek, kimi de yerli çiçeklerin tohumlarını ekecekti. Lalin’in öğretmeni, çocukların hazırladığı küçük işaretleri pınarın çevresine astı. İşaretlerde nazikçe şu cümleler yazıyordu: Suyu temiz tut, canlıların yuvasına dokunma, doğanın sesini dinle.
Günler geçtikçe pınarın türküsü güçlendi. Önce bir damla, sonra ince bir akış, sonunda da berrak bir şırıltı duyuldu. Kurbağalar yeniden vaklamaya başladı. Arılar sarı çiçeklerin çevresinde dans etti. Söğüdün dalları gökyüzüne doğru uzandı. Bir akşamüstü, pınarın çevresinde yüzlerce ateşböceği parladı. Sanki orman, çocukların iyiliğine küçük ışıklarla teşekkür ediyordu.
Lalin, defterine o günün resmini çizdi: Pınarın yanında insanlar, hayvanlar ve ağaçlar aynı gölgede buluşmuştu. Resmin altına şu cümleyi yazdı: Doğa bizden büyük armağanlar istemez; dikkat, sevgi ve paylaşma yeter. O günden sonra köyde herkes pınarı korudu. Pınar da her sabah, suyun toprağa, toprağın canlılara, canlıların da birbirine umut verdiğini anlatan o tatlı şarkıyı söylemeyi sürdürdü.
