Kısa Hikayeler

Uçurtma İplerini Toplayan Rüzgâr

Çıngıraç kasabasında çocukların en sevdiği gün, baharın ilk cumartesisiydi. O gün herkes tepesindeki geniş çayıra çıkar, rengârenk uçurtmalarını gökyüzüne bırakırdı. Kimi uçurtmasına uzun kuyruklar takar, kimi de ipine küçük kâğıt dilekler bağlardı. Fakat bu yıl bahar geldiğinde tuhaf bir şey oldu: Rüzgâr esmedi.

Uçurtmalar çimenlerin üzerinde kımıldamadan yatıyor, kurdeleler yere serilmiş yorgun yılanlar gibi görünüyordu. Kasabanın en becerikli uçurtmacısı olan on yaşındaki Mina, bunun sıradan bir durgunluk olmadığını düşündü. Çünkü rüzgâr, geceleri bile bacalardan ıslık çalardı. Şimdi ise yapraklar bile sessizce bekliyordu.

Mina, dedesinin eski sandığından tahta bir makara çıkardı. Makaranın üzerinde gümüş renkli bir ip, ipin ucunda da minicik bir tüy vardı. Dedesinin defterinde şu cümleyi buldu: “Rüzgâr görünmez, ama geride bıraktığı izler her zaman bulunur.”

Bu cümleyi aklında tutarak kasabayı dolaşmaya başladı. Önce fırının önündeki çınar ağacına baktı. Dallarında eskiden uçurtma iplerinin bıraktığı düğümler vardı. Sonra değirmenin arkasındaki çalılığa gitti. Orada üç kırık kuyruk ve bir avuç tüy buldu. Her bulduğu parçayı gümüş ipe bağladı.

İp uzadıkça Mina, parçaların aynı yöne doğru sürüklendiğini fark etti. İzler onu kasabanın dışındaki eski taş ocağına götürdü. Taş ocağının dibinde, yabani otlarla kaplı yuvarlak bir çukur vardı. Çukurun içinde yüzlerce uçurtma ipi toplanmıştı. İpler birbirine dolanmış, renkli kurdeleler küçük bir yığın oluşturmuştu.

Tam o sırada yığının içinden yumuşak bir ses yükseldi:

“Beni arayan ilk kişi sensin.”

Mina korkmadı. Sesin, birbirine sürtünen iplerden geldiğini anladı. “Sen rüzgâr mısın?” diye sordu.

“Ben rüzgârın kendisi değilim,” dedi ses. “Rüzgârın taşıdığı şeyleri toplarım. İnsanlar dileklerini uçurtmalara bağladı, sonra iplerini kestiler. Birbirlerine yardım edeceklerine söz verdiler, sonra sözlerini unuttular. Her unutulan söz, bir ip gibi buraya düştü. İpler çoğaldıkça rüzgârın geçeceği yer kalmadı.”

Mina yığının üzerindeki kâğıtları tek tek açtı. “Yeni komşuma ilk çöreği ben götüreceğim.” “Kardeşimin oyuncağını tamir edeceğim.” “Bahçedeki yaşlı eriği sulayacağım.” Nice güzel söz vardı; ancak hiçbirinin yerine getirildiğine dair iz yoktu.

Mina, ipleri tek başına çözmeye koyuldu. Bir süre sonra elleri yoruldu. O anda kasabaya dönüp yardım istemesi gerektiğini anladı. Meydana koşarak gördüklerini herkese anlattı. Önce insanlar şaşırdı. Sonra fırıncı Rauf, yeni komşusuna götürmediği çörekleri hatırladı. Terzi Belgin, tamir edeceği ceketi haftalardır beklettiğini söyledi. Çiftçi Numan ise susuz kalan erik ağacını düşündü.

Kasabalılar o gün işlerini ertelememeye karar verdi. Fırıncı sıcak çörekleri paylaştı, terzi ceketi dikti, çiftçi ağacı suladı. Çocuklar da yerde buldukları oyuncakları onardı. Her yerine getirilen söz için taş ocağındaki bir ip gevşedi. Akşama doğru yığın küçüldü, kurdeleler havalanmaya başladı.

Son ip çözüldüğünde gökyüzünden serin bir esinti indi. Önce Mina’nın saçlarını karıştırdı, ardından çayırdaki uçurtmaları kaldırdı. Uçurtmalar yükselirken kasabalıların kâğıt dilekleri gökyüzünde dans etti.

O günden sonra Çıngıraç’ta insanlar söz vermeden önce iyi düşünür, söz verdiklerinde de onu yerine getirmek için birlikte çalışırdı. Mina ise gümüş makarasını saklamadı; onu kasabanın meydanına astı. Çünkü bazı kısa hikayeler yalnızca anlatılmak için değil, verilen küçük sözlerin büyük değişiklikler yaratabileceğini hatırlatmak için yaşardı.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu