Kıssadan Hisse

Kuru Kuyunun İçindeki Yankı

Yamaçların ardında, yazın en sıcak günlerinde bile serin rüzgârların dolaştığı Çevriköy adında küçük bir köy vardı. Köyün ortasında, yıllardır su vermeyen taş bir kuyu bulunurdu. Büyükler bu kuyuya Kuru Kuyu der, çocuklar ise içine eğilip kendi seslerinin yankısını dinlerdi.

Bir gün köyün muhtarı, harman şenliği için herkesi meydanda topladı. O yıl yağmur az yağmış, çeşmelerin suyu incelmişti. Muhtar, “Kim Kuru Kuyu’yu yeniden canlandırmanın bir yolunu bulursa, köyün en değerli armağanını kazanacak,” dedi. Bu sözleri duyan herkes heyecanlandı.

Köyde yaşayan Suna da bu işe gönül verdi. Yanına küçük defterini aldı ve kuyunun çevresini incelemeye başladı. Taşların arasındaki yosunlara, toprağın nemine ve kuyunun duvarındaki ince çatlaklara baktı. Çocukluk arkadaşı Rüzgâr ise daha ilk gün, “Ben bu işi tek başıma çözerim,” diye bağırdı. Ellerine parlak bir ip bağlayıp meydanda dolaştı, herkese büyük planından söz etti.

Rüzgâr, kuyunun içine uzun bir değnek salladı, sonra sesinin ne kadar uzağa gittiğini ölçtü. Fakat ne toprağı dinledi ne de köylülerin anlattıklarına kulak verdi. Suna ise yaşlı bahçıvan Nuriye Nine’den, yıllar önce kuyunun yanında açan sarı çiçekleri sordu. Nuriye Nine, “O çiçekler yalnızca suya yakın yerde büyürdü. Bir sabah hepsi birden kayboldu,” dedi.

Suna, kuyunun çevresinde sarı çiçek ararken taşların altında ince bir toprak yolu fark etti. Yol, köyün üst tarafındaki eski değirmene doğru uzanıyordu. Değirmenci Hakkı Usta, yıllar önce şiddetli bir yağmurdan sonra suyun yönünü değiştirmek için oluğun önüne taşlar dizildiğini anlattı. “Belki de su hâlâ oradan geçiyordur,” diye düşündü Suna.

Ertesi gün Suna, birkaç arkadaşından yardım istedi. Kimi kürek getirdi, kimi sepet, kimi de yol boyunca susayanlara su taşıdı. Çocuklar taşları tek tek kaldırırken Rüzgâr meydanda kendi heykelini nasıl dikeceklerini anlatıyordu. Akşamüstü, toprağın içinden belli belirsiz bir şırıltı duyuldu. Fakat önlerinde hâlâ büyük, sert bir taş yığını vardı.

Suna, taşları aceleyle kırmak yerine köylüleri çağırdı. Hep birlikte taşların arasındaki en küçük aralığı buldular. Hakkı Usta, eski oluğun bir parçasını getirdi. Nuriye Nine de çiçek tohumları serpti. Herkes sırayla çalışınca taş yığını zarar vermeden kenara alındı. Birden ince bir su çizgisi oluğa aktı, oradan da Kuru Kuyu’nun dibine süzüldü.

Su yükseldikçe kuyunun içinden yumuşak bir yankı duyuldu. Köylüler eğilip baktığında, kuyunun dibinde berrak birikintinin parladığını gördüler. Suna, suyun önüne küçük bir tahta kapı koymayı önerdi. Böylece yağmur yağdığında kuyu dolacak, kurak günlerde su dikkatle paylaşılacaktı. Herkes bu fikri kabul etti.

Rüzgâr önce sessiz kaldı. Sonra meydanda taşıdığı parlak ipi Suna’ya uzattı. “Ben çok konuştum ama hiçbir şeyi dinlemedim,” dedi. “Sen ise kimse görmeden çalıştın. Bana da yardım etmeyi öğretir misin?” Suna gülümsedi ve ipi kuyunun çevresine güvenlik çizgisi çekmek için kullandı.

Harman şenliğinde muhtar, ödül olarak Suna’ya altın bir kupa vermek istedi. Suna kupayı tek başına almak yerine köyün ortak odasına konmasını rica etti. Çünkü kuyuyu yalnızca kendisi değil, ellerini ve bilgisini paylaşan herkes canlandırmıştı. O günden sonra Çevriköy’de kimse bir işi yalnızca övgü kazanmak için yapmadı.

Kıssadan hisse: Çok konuşmak, insanı çalışkan göstermez. Gerçek başarı; dikkatle dinlemek, sabırla uğraşmak ve elde edilen güzelliği herkesle paylaşmaktır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu