Korku Hikayeleri

Mezarlıktaki Sesler

Gece Yürüyüşü

Mezarlık gece olunca başka bir yer olur; taşların gölgeleri uzar, havada nemli bir bekleyiş hissi dolaşır. Kapıdan içeri adım attığımda rüzgâr aniden kesildi. Adımlarımın sesi çakılların arasında yankılanıyor, her taşın kenarında geçmişten bir isim duruyordu. Neden geldiğimi bilmiyordum, ama ayaklarım beni çekiyordu.

İlk Ses

Bir bankın yanında durup sırtımı yasladım. Uzakta, toprağın üzerinde ince bir sürtünme sesi duydum; sanki bir el kayarak taşlara değiyordu. Başımı çevirdim ama hiçbir şey görünmüyordu. Sadece rüzgârın esmesi gerekirdi, ama rüzgâr yoktu. Sese kulak kesildim; bu kez çok daha yakındı, mezarlığın dar bir koridorundan geliyordu, taşların arasından fısıltılar gibi süzülüyordu.

İz

Sessizlik içinde birkaç adım attım. Zeminde yeni kazılmış gibi görünen ince bir çizi vardı; çizi mezarın ağzından giriyor, karanlığın içine doğru düz bir çizgi halinde ilerliyordu. Çizginin ucunda minik bir oyuncak arabası duruyordu; boya kabarmış, tekerleklerinden biri eksikti. Oyuncağın yanında isimsiz küçük bir mezar taşı, üzerinde silik bir yazı. Ancak yazı okunmuyordu; avucumu taşın üzerine koyduğumda taş soğuk ve ıslaktı, sanki yeni kazılmış gibi.

Fısıltılar

Fısıltılar arttı. Kelimeler değil, daha çok nağmeler gibiydiler; tek bir sese dönüşmeyen bir çokluktan meydana gelen bir uğultu. Fısıltılardan biri sanki tam arkamdaymış gibi yükseldi: “Gel.” Kelimede bir çekiş vardı, zorlayıcı ama aynı zamanda çağırıcı. Dönüp baktım, mezarların arasında kimsecikler yoktu. Ayın solgun ışığı taşların yontuk yüzeylerine vuruyor, gölgeler ince iplikler gibi uzuyordu.

Yüz

Derinlerden gelen bir rüzgâr olmadığını bilerek ilginç bir rahatsızlık hissettim. Bir yüz, taşın arkasından yavaşça belirdi. Tam bir yüz değildi; gözleri kapalı, dudakları hafif aralanmış, hatları bulanık. Yüz taşın kendisinden daha canlı görünüyordu, ancak ne hareket edebiliyor ne de konuşabiliyordu. Ona baktığımda, yüzün alt tarafından toprak hışırtısı yükseldi ve ince, çocukça bir kahkaha duyuldu. Kahkaha kısa, yarım kalmıştı.

Adların Fısıltısı

Mezarlığın içinde adlar söylendi; önce tek tek, sonra bir sel gibi. Kimi tanıdık geldi, kimi yabancıydı. Bir isim durdu kulağımda: “Mert.” Yüreğim sıkıştı; tanıdığım bir isim değildi ama yine de içime garip bir tanıdıklık hüzmesi düştü. İsimler geçerken, yüzler söyleniyor, her bir isim ardında bir anı çağırıyordu; bir bebek battaniyesi, yarım kalmış bir oyun, bir söylenmemiş özür.

Kaçış

Koşmak istedim ama bacaklarım hareket etmiyordu. Her adım bir ağırlaşma getiriyordu, sanki mezar toprağı ayak bileklerimden çekiyordu. Fısıltılar daha da yaklaştı; bu kez bir nefes hissi boğazımda gezindi. “Kal,” dedi sesler. “Dinle.”

Başımı çevirdiğimde bankın orada duran eski bir kişi göründü. Yaşı belli olmayan, gözleri boşluğa bakıyor, elleri yüzünde. Yaklaştıkça yüzü daha netleşti; ince çizgiler, uzun saç, ve dudaklarındaki solgun çizgi. Konuştu ama sesi mıhlanmış bir şarkı gibiydi. Anlatmak istemediğim bir hikâye duyuyordum, kendi geçmişimin kırıkları gibi. Korku ve merak birbirine karıştı.

Gecenin Sonu Mu?

Sabahın ilk ışıkları gelmeden önce mezarlıkta hiçbir şey yerinde değildi. Oyuncak araba yoktu, çizi dümdüz kapanmış, isimler susmuştu. Kapıya doğru yürürken arkama baktım; taşların arasından bir karaltı beni izliyordu. Tam kapıdan çıkarken, fısıltı yine kulaklarımda: “Yarın da gel.”

O günden sonra mezarlığın kapısını uzaktan geçerken hep bir duraksama gelir oldu. Seslerin gerçekten orada olup olmadığını bir daha anlayamadım. Bazen rüzgâr çaldığında, taşlar birbirine değerken, bir çocuk kahkahası ya da bir isim duyduğumda içimde hem bir burukluk hem de bir çağrı hissediyorum. Mezarlık sonsuz bir bekleyişi besliyor; belki de sesler, unutulmuş öykülerin uyanışını bekliyor.

İlgili Makaleler

2 Yorum

  1. okudum okudum okudum keşke evde tekken okumasaydım dedim ama öykü mük tü bayıldım herkese öneriyorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu