Mezarın Ötesindeki Çocuklar

Geri Dönüş
Kasabaya son gelişim, asfalttaki çatlakların arasından çıkan yabani otlardan daha sessizdi. On yıl sonra döndüğüm sokaklar, çocukluğumun rengini yitirmiş; evlerin pencere pervazları toz tutmuş gibiydi. Ana kapı zillerinin yerini alarm kutuları almış, mahalle bakkalının yerine yeni bir cafe açılmıştı. Yine de bilindik bir yön vardı: mezarlık, tepede, rüzgârı hep aynı yöne savuruyordu.
Eski bir söz
Small town efsaneleri hep olduğu gibiydi; dedikodular, yarım kalan yaslar ve zamanı unutan mezar taşları… Annem ölmeden önce bana bir kez daha gitmemi söylemişti. “Onlarla konuş,” demişti, eski bir sır gibi. Konuşmak mıydı ihtiyacı? Yoksa yalnızca orada olmamı mı istemişti? O sabah mezarlığın kapısını ittim. Paslı parmaklıkların arasından girerken çocukluğumun adını fısıldar gibiydi taşlar.
İlk iz
Mezarlıkta herkes uyuyor gibiydi. Rüzgârın uğultusu, yaprakların hışırtısı ve uzaktan gelen bir kedinin miyavlaması dışında hayalet gibi bir sessizlik vardı. Annemin mezarını ararken, çocuk mezarlarının sıralandığı küçük bir bölüm dikkatimi çekti. Küçük heykeller, oyuncak izleri ve solmuş kurdeleler hâlâ duruyordu. Bir taşın kenarındaki oyuncak araba, sapasağlam; sanki bir oyun yarım kalmış, sahibini bekliyordu.
Otoyol kenarındaki eski arkadaşım Metin’in evinden duyduğum hikâyeler geçiyordu aklımdan: Geceleyin çocukların mezarlıkta oynadığına, mezar taşlarının arkasından bir şeylerin izlediğine dair. Metin hep gülmüştü; her kasaba efsanesinde olduğu gibi, bu da unutulmak üzereydi. Ama oyuncak arabanın yanındaki küçük ayak izleri gerçekti; taşlı toprağa işlenmiş, taze gibi görünüyordu.
Görünmeyen oyun
Ayak izlerini takip ettim. İzler, bir mezarın etrafında dairesel bir yol çiziyordu, sanki görünmeyen çocuklar hoplayıp zıplıyorlardı. Havanın soğukluğuna rağmen içimi bir sıcaklık sardı; tanıdık bir gülüş anımsadım ama yüzü hatırlayamadım. Anılar sisin arkasında kalmıştı, çocuk bedenime ait parçalar paramparça…
İzler birden kesildi. Karşımda, küçük bir bank vardı; üzerindeki nem izleri yeniymiş gibi görünüyordu. Banka oturdum. Kimse yoktu ama bir şeyler vardı: ayak ucumu okşayan bir rüzgâr, omzuma değen bir saç teli gibi hafif. Bir çocuk mırıldandı mı yoksa karşıdan gelen rüzgâr mı öyleydi, ayırt edemiyordum. Sözcükler kulağıma geliyordu, tek tek, anlaşılmaz; fakat aralarında bir isim tekrarlanıyordu: “Ablacığım…”
Karşılaşma
Nefesimi tutup sesin geldiği yöne baktım. Hiç kimseyi görmüyordum. Sadece küçük bir mezar taşının önünde toprakta yığılmış bir tutam kurdele vardı. Kurdeleyi aldığım an, etraf bir an için ışıldadı; geçmişin kırık parçaları önümde oynadı: marketten alınan limonata, parkta koştuğumuz öğleden sonralar, annemin bana bağırıp ardından gözyaşlarını sildiği akşamlar. Hepsi kısa, kesik kareler gibiydi.
Bir el omzuma dokundu. Geriye dönüp baktım; sadece gölge vardı. Gölgenin içinde çocuk kahkahaları çınlıyordu. Birdenbire mezar taşlarının yüzleri değişti; oyma harfler bükülmüş, isimler yeniymiş gibi okunuyordu. “Sen geldin,” dedi o ses. Bu sefer anlaşılırdı: içimde bildiğim bir ses, yıllardır duymadığım bir isim…
Seçim
Konuşmanın gerçek mi yoksa hafızamın bir oyun mu olduğunu bilmeden ayakta kaldım. Mezar taşlarının ötesinden gelen çıtırtılar, oyuncak tekerleklerin döndüğüne dair bir ses, küçük adımların uzaklaşması… Bana bakıp uzaktan el sallayan küçük bir siluet gördüm — göğe bakınca küçük bir çocuktan çok bir hatıra kadar soluktu.
Kalbim, dönmekle kalmak arasında bölündü. Annemin isteği ağır geliyordu; onu anmak, hesaplaşmak, eski günlerin ağırlığını taşımak gerekiyordu. Ama çocukların sesi, daha kolay bir yola işaret ediyordu: mezarların ötesinde oynayan bir dünyanın daveti. Ne kadar kalırsam kalayım, o ses hep arkamdaydı; bir zamanlar kaybettiğim şeyleri geri getiriyormuş gibi.
Vedalaşma
Gün batarken mezarlıkta bir hüzün çöktü. Kurdeleyi mezar taşına bıraktım, oyuncak arabayı yerine koydum. Birkaç adım attım; arkama bakmadım ama duydum: uzaklaşan küçük adımlar ve sonra kapanan bir kapının sesi gibi bir sessizlik. Annemin sesi rüzgârla karıştı: “Geri gel, ne olur…”
Kasabaya inerken bir yandan hafifledim, bir yandan da daha ağırdım. Mezarın ötesindeki çocuklar, orada kaldılar. Beni çağırdılar mı, emin değilim; belki çağırmaya devam edecekler. Ama o gün anladım ki bazı kapılar kapandıktan sonra açık dersiniz, fakat gerçekte sadece aralık kalırlar; aralığın ardında ise herkes kendi yolunu çizer.




