Kırkıncı Sandıktaki Merhamet Tohumu

Bir zamanlar, eski masalların sayfalarında adı solmuş, yüksek tepelerin ardına gizlenmiş Ilgınlı adında küçük bir köy vardı. Köyde herkes birbirini tanır, fakat kimse meydanın ortasındaki eski sandığın sırrını bilmezdi. Sandık, kırk yıldır açılmamıştı. Üzerinde ne kilit ne de anahtar bulunurdu; kapağı yalnızca doğru kalbi bekliyormuş gibi sessizce dururdu.
Ilgınlı’da Nergis adında meraklı, güler yüzlü bir kız yaşardı. Nergis’in en sevdiği şey, babaannesinden eski masallar dinlemekti. Babaannesi her akşam sobanın yanına oturur ve “Bir masalın gücü, anlatıldıkça değil, iyilik yapıldıkça büyür,” derdi. Nergis bu sözün ne anlama geldiğini tam olarak bilmese de onu kalbinin en aydınlık köşesinde saklardı.
Bir sonbahar sabahı köye uzun zamandır yağmur yağmadı. Tarlalardaki fideler başlarını eğdi, kuyunun suyu azaldı. Köylüler ellerindeki yiyecekleri dikkatle paylaştırmaya başladı. Tam o gün, meydandaki sandığın kapağından incecik bir ışık sızdı. Nergis ışığı görünce yanına yaklaştı. Kapağın üzerinde daha önce hiç fark etmediği bir yazı belirmişti: “İhtiyacını değil, paylaşabileceğini söyle.”
Nergis sandığa elini koydu. “Ben köyümüzdeki herkesin susuz kalmamasını istiyorum,” dedi. Sandık hafifçe titredi ama açılmadı. Bunun üzerine Nergis, evindeki son sürahiyi meydana getirdi ve suyu yaşlı komşusu Suna Nine ile paylaştı. Sonra sandığa döndü. Kapağın kenarı bir parmak aralandı.
İçeride kırk küçük bölme vardı. İlk otuz dokuzunda boş keseler, renkli düğmeler ve solmuş kurdeleler bulunuyordu. Kırkıncı bölmede ise avuç içi kadar, altın renkli bir tohum duruyordu. Tohumun yanında şu sözler yazılıydı: “Bu tohum, yalnızca herkes için istenen dileği duyar.”
Nergis tohumu alıp köyün en kuru yerine dikti. Fakat ertesi sabah filiz çıkmadı. Köylüler sırayla yanına gelip farklı dilekler söyledi. Değirmenci kendi değirmeninin daha çok buğday öğütmesini, tüccar daha büyük bir dükkân sahibi olmayı, çocuklar ise gökyüzünden şeker yağmasını istedi. Tohum hiç kıpırdamadı.
Nergis, dilekleri dinlerken bir şey fark etti. Herkes kendi payını büyütmek istiyor, köyün tamamını düşünen çıkmıyordu. Bunun üzerine elindeki küçük yiyecek bohçasını açtı. “Benim dileğim, kimsenin elindekini saklamak zorunda kalmadığı bir gün görmek,” dedi. Ardından çocuklara oyuncaklarını, değirmenci ununu, tüccar da depolarındaki kuru meyveleri paylaşmayı teklif etti.
Önce herkes sustu. Sonra Suna Nine evinden getirdiği iki somun ekmeği ortaya koydu. Değirmenci un çuvalını açtı. Tüccar, uzun zamandır satamadığı meyveleri çocuklara dağıttı. Köy meydanında büyük bir sofra kuruldu. Herkes elindekinden biraz verdi ve kimsenin aç kalmadığını gördü. Tam o sırada altın renkli tohum çatladı.
Toprağın içinden ince bir gövde yükseldi. Gövde büyüdü, dalları göğe uzandı ve üzerinde su damlası biçiminde meyveler belirdi. Köylüler bu meyveleri kuyunun başına taşıyınca her biri berrak suya dönüştü. Kuyu yeniden doldu; tarlalar sulandı, fideler canlandı. Fakat ağacın meyveleri yalnızca paylaşım sürdükçe çoğalıyordu.
Nergis, sandığın sırrını kimseye saklamadı. Sandık da o günden sonra her yıl farklı bir çocuğa açıldı; çünkü iyiliğin tek bir sahibi olamayacağını öğrenmişti. Ilgınlı halkı, altın ağacın gölgesinde toplanıp yeni masallar anlatmaya başladı. Babaannesi Nergis’e gülümseyerek, “Şimdi eski masalların neden hiç yaşlanmadığını biliyor musun?” diye sordu. Nergis başını salladı. “Çünkü güzel bir davranış, anlatıldığı her kalpte yeniden filizlenir,” dedi.
O günden sonra köyde kimse zenginliği yalnızca sahip olduklarıyla ölçmedi. En değerli şey, sofraya konan ekmekten önce uzatılan eldi. Kırkıncı sandık ise meydanda sessizce durmaya devam etti; kapağındaki yazı her sabah biraz daha parlıyordu.




