Eski Masallar

Kırkıncı Sandığın İçindeki Sabah

Bir zamanlar, tepeleri lavanta kokan, evlerinin pencerelerinde renkli boncuklar sallanan küçük bir kasaba varmış. Bu kasabada Narin adında meraklı bir kız yaşarmış. Narin, akşamları büyükannesi Feraye’nin dizinin dibine oturur, uzak ülkelerden değil, eski masalların içinden çıkıp gelmiş gibi duran öyküler dinlermiş. Feraye’nin anlattığına göre dünyadaki her güzel masal, bir gün bir çocuğun kalbinde yeniden uyanırmış.

Feraye nine, evinin tavan arasında kırk tahta sandık saklarmış. Sandıkların her biri farklı bir renkteymiş ve üzerlerinde ay, yıldız, yaprak ya da kuş biçimli küçük işaretler bulunurmuş. Narin, sandıkların içinde ne olduğunu yıllarca merak etmiş, fakat büyükannesi yalnızca, “Kırkıncı sandık açılmadan önce kırk iyilik görmelisin,” demiş.

Bir ilkbahar sabahı Feraye nine, Narin’e küçük bir pirinç anahtar uzatmış. “Artık sandıkları arayabilirsin,” diye fısıldamış. Narin önce mavi sandığı bulmuş; içinden eski bir ninni çıkmış. Yeşil sandıkta kurumuş bir gül, sarı sandıkta çocuk kahkahasına benzeyen minik bir çan varmış. Her sandık, ona geçmişten kalmış bir sır anlatıyormuş.

Narin kırk iyiliği ararken kasabanın fırıncısına un çuvallarını taşımış, yağmurda ıslanan serçeler için saçak altına yuva yapmış, komşularının kaybolan düğmesini bulmuş. Fakat Feraye nine, “İyilik yalnızca yaptığın şey değildir; başkasının iyiliğini fark etmek de iyiliktir,” deyince Narin daha dikkatli bakmaya başlamış.

Bir gün, çeşme başında sessizce oturan yaşlı bir saatçi görmüş. Saatçinin dükkânındaki bütün saatler durmuş, çünkü kimse onun yaptığı saatleri dinlemiyormuş. Narin, dükkâna girip saatçinin anlattığı eski çalışma öykülerini sabırla dinlemiş. Sonra kasabadaki çocukları çağırmış. Çocuklar saatçinin yaptığı tahta kuşları görünce hayran kalmış ve ondan kuşların kanatlarını birlikte hareket ettirmeyi öğrenmişler.

O akşam otuz dokuzuncu sandık kendi kendine hafifçe tıkırdamış. Narin kapağı açınca içinden ince, beyaz bir ışık yükselmiş. Sandığın dibinde, üzerinde “Beni kaybettiği yere götür” yazan küçük bir sabah duruyormuş. Bu sabah, güneş doğmadan önceki altın renkli aydınlık gibiymiş; avuç içine sığar, fakat bulunduğu yeri umutla doldururmuş.

Narin, sabahı nereye götürmesi gerektiğini bilememiş. Kasabanın sokaklarını dolaşmış. Fırının önünde ekmekler pişiyor, serçeler yuvalarında uyuyor, çocuklar tahta kuşları uçuruyormuş. Sonunda saatçinin dükkânına gelmiş. Pencereden içeri baktığında, bütün saatlerin aynı anda durduğunu görmüş. Saatçi, yıllar önce dükkânının ilk sabahında duyduğu neşeli sesleri özlediği için zamanı unutmuş.

Narin, küçük ışığı saatçinin eski çalışma masasının üzerine bırakmış. Işık değdiği anda saatlerin akrep ve yelkovanları usulca ilerlemeye başlamış. Ancak bu sıradan bir ilerleyiş değilmiş; her saat, farklı bir güzel anı gösteriyormuş. Birinde çocukların kahkahası, birinde fırından çıkan ilk ekmek, birinde de Feraye ninenin anlattığı masallar varmış.

Saatçi, Narin’e teşekkür etmek için kasabanın meydanına büyük bir saat yerleştirmiş. Saatin her vuruşunda, bir iyilik yapan kişinin adı değil, iyiliğin kendisi duyuluyormuş: “Dinlemek… paylaşmak… hatırlamak…” Böylece herkes, güzel davranışların sessiz kalsa bile dünyayı değiştirdiğini anlamış.

O gece Narin kırkıncı sandığı bulmuş. Sandık ne kırmızı ne de altın rengindeymiş; sade, açık kahverengi bir tahta sandıkmış. Anahtar çevrilince içinden bir ayna çıkmış. Aynada Narin’in yüzü değil, onun yaptığı bütün iyiliklerin aydınlattığı kasaba görünmüş. Feraye nine gülümseyerek, “Aradığın sihir sandıkta değildi,” demiş. “Sen onu her gün yeniden yaptın.”

O günden sonra Narin, sandıkları kapalı tutmuş ama masalları açık bırakmış. Kasabadaki çocuklara eski masalları anlatırken her öykünün sonuna kendi yaptıkları küçük iyilikleri eklemelerini istemiş. Böylece kırk sandığın sırrı, tek bir evde saklanmamış; iyiliği hatırlayan her kalpte yaşamaya devam etmiş.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu