Klasik Masallar

İğde Dalındaki Altın Tüy

Bir varmış, bir yokmuş. Uzak dağların ardında, sabahları kuş sesleriyle uyanan Bereketliova adında güzel bir krallık varmış. Bu krallıkta insanlar birbirine yardım eder, çocuklar meydanda oyun oynar, akşamları da evlerin pencerelerinden sıcak ekmek kokuları yükselirmiş. Fakat bir ilkbahar sabahı, sarayın tepesindeki gümüş çan çalmamış. Çan çalmayınca çiçekler açmamış, dereler şarkı söylemeyi bırakmış, insanların yüzündeki gülümsemeler de yavaş yavaş kaybolmuş.

Kral, ülkenin en bilge kişilerini çağırmış. Bilgeler eski kitapları karıştırmış, yıldızlara bakmış, dağların yankısını dinlemiş. Sonunda yaşlı bir değirmenci, sarayın avlusunda yetişen iğde ağacını göstermiş. Ağacın en üst dalında tek bir altın tüy duruyormuş.

“Bu tüy, Neşe Kuşu’nun kanadından düşmüş,” demiş değirmenci. “Onu yerine götüren kişi, gümüş çanı yeniden uyandırabilir. Ancak tüy yalnızca karşılık beklemeden yapılan üç iyiliğin ardından parlayacak.”

Sarayda çalışan on iki yaşındaki Mina, bu sözleri duyunca yola çıkmaya karar vermiş. Mina ne güçlü bir şövalyeymiş ne de büyülü bir değneği varmış. Yanına sadece annesinin ördüğü mor atkıyı, küçük bir elmayı ve dedesinden kalma tahta bir düdüğü almış.

İlk gün, ormanın girişinde kanadı incinmiş bir kargaya rastlamış. Karga, yüksek bir dala konmuş ve yere inemiyormuş. Mina atkısını dikkatle uzatıp onu yere indirmiş, kanadını temiz bir yaprakla sarmış. Karga teşekkür etmek istemiş ama Mina, “İyileşmen yeter,” diyerek yoluna devam etmiş. O anda cebindeki altın tüy hafifçe ışıldamış; fakat Mina bunu görmemiş.

Bir süre sonra taşlık bir yola varmış. Yolun kenarında, sepeti devrilmiş bir sebze satıcısı duruyormuş. Havuçlar, kabaklar ve kırmızı elmalar yokuştan aşağı yuvarlanmış. Mina kendi yolunu unutup bütün sebzeleri toplamış, sepeti sağlam bir dal parçasıyla onarmış. Satıcı ona bir elma vermek isteyince Mina gülümsemiş.

“Benim elmam var. Bu elmayı çocuklara götürün,” demiş.

Altın tüy bu kez daha parlak parlamış.

Akşamüstü Mina, sislerle kaplı bir vadiye ulaşmış. Vadinin ortasında, yolunu bulamayan küçük bir oğlak meleyip duruyormuş. Oğlak, sürüsünü kaybetmiş. Mina tahta düdüğünü çıkarıp yumuşak bir ezgi çalmış. Uzak tepelerden cevap veren çan seslerini dinleyerek oğlağı güvenli patikadan sürüsüne götürmüş. Çoban ona teşekkür ederken Mina yalnızca başını sallamış. Çünkü artık üç iyiliği de yaptığını anlamış.

O anda altın tüy gökyüzündeki küçük bir güneş gibi ışık saçmış. Tüyün içinden ince bir ses yükselmiş:

“İyilik, sahibini aramayan bir armağandır.”

Mina, ışığın gösterdiği patikayı izleyerek vadinin sonundaki eski kuleye ulaşmış. Kulede Neşe Kuşu yaşıyormuş. Kuşun kanatları rengârenkmiş, fakat kuyruğundaki küçük kapı kilitliymiş. Mina tüyü kapının üzerine koyunca kilit açılmış. İçeriden altın bir zil çıkmış. Neşe Kuşu zili gagasıyla saraya doğru göndermiş ve Mina’nın eline de küçük bir tohum bırakmış.

“Bunu sarayın avlusuna dik,” demiş kuş. “Neşenin yalnızca bulunmadığını, yetiştirildiğini herkes görsün.”

Mina krallığa döndüğünde gümüş çan yeniden çalmaya başlamış. Çanın sesi dağlardan taşmış, dereler şırıldamış, çiçekler birer birer açılmış. Mina tohumu sarayın avlusuna dikmiş. Ertesi sabah orada dalları renkli kurdeleler taşıyan büyük bir ağaç büyümüş.

Kral, Mina’ya altın bir taç vermek istemiş. Mina ise tacı kabul etmemiş. Bunun yerine sarayın bahçesinde herkesin birlikte çalışacağı bir iyilik bahçesi kurulmasını dilemiş. O günden sonra Bereketliova’da her çocuk bir fidan dikmiş, her yetişkin de bir başkasına yardım etmek için fırsat kollamış.

Yıllar geçse de gümüş çan her sabah çalmış. Halk, bu sesi duyduğunda Mina’nın yolculuğunu hatırlamış: En parlak büyünün, karşılık beklemeden uzatılan bir el olduğunu hiç unutmamış.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu