Günışığı Tepesindeki Kayıp Renk

Uzun çocuk masalları oku diyenlerin karşısına çıkacak bu masal, renklerini kaybeden küçük Göğeren köyünde yaşayan Ada’nın cesaretini anlatır. Ada, sabahları penceresinden baktığında mavi göğü, yeşil çayırları ve sarı çiçekleri görmeye alışmıştı. Fakat bir pazartesi sabahı dünya bambaşka görünüyordu. Gökyüzü gri, ağaçlar kül rengi, çiçekler ise bembeyazdı. Sanki gece, bütün renkleri sessizce toplayıp uzaklara götürmüştü.
Köy meydanında herkes şaşkınlıkla konuşuyordu. Fırıncı, ekmeklerinin altın rengi kabuğunun bile solduğunu söylüyor; bahçıvan, sebzelerini birbirinden ayıramadığını anlatıyordu. Köyün yaşlı saatçisi Duru Dede, bastonuna dayanarak eski bir defter açtı. Defterde, Günışığı Tepesi’nden söz eden bir çizim vardı.
Renkler, kalplerdeki neşe azaldığında Günışığı Tepesi’ne çekilir. Onları geri getirmek için üç şey gerekir: içten söylenmiş bir teşekkür, karşılık beklemeden yapılan bir yardım ve birlikte söylenen bir şarkı.
Ada, bu sözleri okuyunca hemen yola çıkmak istedi. Annesi ona küçük bir bez çanta hazırladı. Çantaya iki çörek, bir elma ve yağmurdan korunması için sarı bir pelerin koydu. Ada, yolun uzun olabileceğini biliyordu ama köydeki insanların yeniden renkli bir dünyaya uyanmasını çok istiyordu.
Ormandaki İlk Durak
Günışığı Tepesi’ne giden yol, Fısıltılı Orman’ın içinden geçiyordu. Ada, ağaçların arasından ilerlerken ince bir hıçkırık duydu. Bir çalının yanında, kanadına diken takılmış minik bir kirpi kuşu duruyordu. Kuş uçmaya çalışıyor fakat diken canını acıtıyordu.
Ada dizlerinin üzerine çöktü. Dikenleri yavaşça ayırdı, kanadını temiz bir yaprakla sardı. Sonra çöreklerinden birini kuşla paylaştı. Kuş, gagasıyla Ada’nın eline dokunarak cıvıldadı. Bu ses, ormanda daha önce hiç duyulmamış kadar berrak ve sevinçliydi.
O anda bir ağaç gövdesinde minicik bir ışık belirdi. Işık, gümüş renkli bir damlaya dönüştü ve Ada’nın çantasına süzüldü. Ada, bunun ilk rengin anahtarı olduğunu anladı. Kuş ise ona tepenin yolunu göstermek için dallar arasında uçmaya başladı.
Taş Köprünün Sırrı
Bir süre sonra Ada, derin bir derenin önüne geldi. derenin üzerinde yalnızca üç taş vardı ve taşlardan biri kaygandı. Tam o sırada karşı kıyıda yaşlı bir kaplumbağa belirdi. Kaplumbağa, yuvasına dönmek istiyor fakat ağır sepetini taşıyamıyordu. Sepetin içinde küçük tohumlar vardı.
Ada kendi yolculuğunu düşünmeden sepeti sırtına aldı. Kaplumbağa da yavaşça onun peşinden yürüdü. Taşlardan biri gerçekten kaygandı; Ada dengesini kaybetti ama kaplumbağanın kabuğuna tutunarak düşmekten kurtuldu. Karşıya geçtiklerinde kaplumbağa derin bir nefes aldı.
Kaplumbağa, Ada’ya uzun uzun baktı ve şöyle dedi: Teşekkür ederim. Bu tohumlar, bahar geldiğinde ormanın en boş köşelerine çiçek olacak. İçten söylenen teşekkürün sıcaklığı, deredeki taşların arasından yükselerek pembe bir ışığa dönüştü. İkinci damla da Ada’nın çantasına kondu.
Tepenin Üzerindeki Sessizlik
Akşamüstü Ada, Günışığı Tepesi’ne ulaştı. Tepenin zirvesinde büyük bir cam fanus vardı. Fanusun içinde sayısız renk dönüyor, fakat hiçbiri dışarı çıkamıyordu. Fanusun yanında, uzun kulaklı ve mor benekli bir tavşan oturmuş, üzgün üzgün yere bakıyordu.
Tavşanın adı Pera’ydı. Renkleri tepede toplayan rüzgârın, yalnızca bir şarkıyla durabileceğini ama Pera’nın şarkıyı tek başına söyleyemediğini anlattı. Ada, köydeki herkesin farklı bir sesi olduğunu düşündü. Kuşun cıvıltısını, kaplumbağanın sakin nefesini, derenin şırıltısını hatırladı.
Önce Ada şarkıya başladı. Ardından kirpi kuşu cıvıldadı, kaplumbağa kabuğuna ritim tuttu, tepeden geçen arılar vızıldadı. Pera da yumuşak sesiyle onlara katıldı. Şarkı, kusursuz değildi; kimi sesler ince, kimileri kalındı. Fakat hepsi birlikteydi. Bu yüzden tepe, daha önce hiç olmadığı kadar güzel çınladı.
Fanusun kapağı açıldı. Mavi, yeşil, sarı, kırmızı ve mor renkler gökyüzüne doğru yükselip rüzgârın kanatlarına karıştı. Üç ışık damlası birleşerek parlak bir gökkuşağına dönüştü. Ada, gökkuşağının ucundan küçük bir renk parçası alıp çantasına koydu.
Renklerin Dönüşü
Ada köye vardığında güneş batmak üzereydi. Çantasındaki renk parçasını meydandaki eski çeşmenin suyuna bıraktı. Su önce mavi, sonra yeşil, sonra bütün renklerde parladı. Renkli ışıklar evlerin duvarlarına, ağaçların yapraklarına ve insanların yüzlerine yayıldı.
Ertesi sabah Göğeren köyü eskisinden daha canlıydı. Fırıncı ekmeklerini pişirirken herkese bir parça ikram etti. Bahçıvan, kaplumbağanın tohumlarını köyün boş alanlarına ekti. Köylüler de her gün birbirlerine teşekkür etmeyi ve ihtiyaç duyana yardım etmeyi alışkanlık hâline getirdi.
Ada, Günışığı Tepesi’nden getirdiği sırrı kimseye saklamadı: Renkler uzaklarda değil, insanların birbirine uzattığı iyiliklerde saklanıyordu. O günden sonra köyde gri bir sabah yaşanmadı. Çünkü herkes, dünyayı güzelleştiren en parlak rengin birlikte atılan neşeli bir adım olduğunu biliyordu.




