Hikayeler

Gölgeleri Boyayan Küçük Ressam

Yamaçların arasında kurulmuş küçük Kelebektaşı kasabasında herkesin bir gölgesi vardı. Kimi gölgesini uzun ve ince, kimi yuvarlak ve neşeli bulurdu. Fakat bir sabah kasabadaki bütün gölgeler renksizleşti. Güneş parlıyor, evlerin duvarlarına ışık düşüyor, ancak insanların ayaklarının dibinde yalnızca soluk, gri şekiller beliriyordu.

Kasabanın en renkli dükkânı, on iki yaşındaki Mina’nın resim atölyesiydi. Mina, tahta kepenklerini açtığında boya kavanozlarına baktı. Kırmızı, mavi, sarı ve yeşil yerli yerindeydi; yine de odadaki hiçbir renk eskisi kadar canlı görünmüyordu.

O gün komşusu Narin Teyze atölyeye uğradı. Elinde yıllardır sakladığı, kenarları kıvrılmış bir fotoğraf vardı.

“Mina,” dedi, “gölgeye renk verilebilir mi?”

Mina önce bunun tuhaf bir soru olduğunu düşündü. Sonra pencereden dışarı baktı. Kasabanın meydanında çocuklar sessizce oturuyor, fırıncı Rauf Usta ekmeklerini eskisi gibi özenle diziyor ama gülümsemiyordu. Sanki herkesin içindeki küçük bir şarkı susmuştu.

“Denemeden bilemeyiz,” dedi Mina.

Eski boyalarından biraz mor, biraz turuncu ve minicik bir parça altın sarısı aldı. Narin Teyze’nin gölgesinin üzerine ince bir çizgi çekti. Çizgi önce titredi, sonra usulca parladı. Narin Teyze’nin gözleri büyüdü. Gölgesinin bir köşesinde, yıllar önce diktiği ilk menekşenin rengi belirmişti.

“Bu, sabrımın rengi,” diye fısıldadı.

Haber kısa sürede bütün kasabaya yayıldı. İnsanlar Mina’nın atölyesinin önünde sıraya girmeye başladı. Ancak Mina herkese istediği rengi veremiyordu. Gölgeye sürülen boya, kişinin gerçekten hissettiği duyguyu bulunca parlıyordu.

Rauf Usta’nın gölgesinde sıcak bir kahverengi ortaya çıktı. Bu, her sabah erkenden kalkıp mahalle çocuklarına ekmek ayırmasının rengiydi. Postacı Cem’in gölgesinde açık mavi bir yol belirdi; çünkü o, her mektubu sahibine ulaştırmanın dünyayı birbirine bağladığına inanıyordu. Sessiz bir çocuk olan Suna’nın gölgesinde ise gümüş rengi küçük noktalar oluştu. Suna, kimsenin görmediği güzellikleri fark ediyor, onları içinde biriktiriyordu.

Günler geçtikçe gölgeler renklenmeye başladı. Yine de kasabanın ortasındaki eski saat kulesinin gölgesi bembeyaz kaldı. Üstelik bu gölge, her akşam biraz daha büyüyordu. Mina, kuleye gidip taş basamakları çıktı. En üstte, paslanmış çanın yanında küçük bir kapı buldu.

Kapının ardında, kasabanın ilk ressamı olan Sedef’in notları duruyordu. Sedef, yıllar önce insanların birbirlerinin iyiliklerini görmeyi bıraktığını yazmıştı. O zamandan beri kule, unutulan duyguları gölgelere saklıyordu. Gölgenin yeniden renklenmesi için kasabadaki herkesin başka birinin güzel bir davranışını hatırlaması gerekiyordu.

Mina meydandaki çanı çaldı. Çanın sesi yüksek değildi; fakat herkesin kalbinin içinde duyuldu. İnsanlar birbirlerine bakmaya başladı. Narin Teyze, Rauf Usta’nın kışın kapısına odun bıraktığını anlattı. Rauf Usta, Cem’in yağmurlu günlerde yaşlılara mektuplarını bizzat götürdüğünü söyledi. Suna ise Mina’nın her çocuğa, yaptığı resmi beğenilmese bile yeniden denemesi için cesaret verdiğini hatırlattı.

Her güzel sözle birlikte saat kulesinin gölgesinde yeni bir renk belirdi. Önce yeşil, sonra pembe, ardından gökyüzünü andıran derin bir lacivert yayıldı. Sonunda bütün kasaba, güneşin altında renk renk parlayan kocaman bir resme dönüştü.

O günden sonra Mina gölgeleri tek başına boyamadı. Kasabalılar birbirlerinin iyiliklerini fark etmeyi öğrendi. Çünkü anladılar ki bazı renkler kavanozlarda değil, görülmeyi bekleyen güzel davranışların içinde saklıydı.

Mina’nın atölyesinin kapısına da şu cümle asıldı: “Birinin içindeki rengi görmek, dünyaya yeni bir ışık katmaktır.”

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu