Efsaneler

Ayın Gümüş İziyle Uyanan Zümrüt Taş

Bir zamanlar, tepeleri kekik kokan küçük bir vadide Gökova adında huzurlu bir köy varmış. Köyün ortasında, yüzeyi yeşil ışıklarla parlayan büyükçe bir taş dururmuş. Kimse bu taşın ne zaman oraya geldiğini bilmezmiş. Büyükler, onun gökten düşen bir yıldız parçası olduğunu söyler; çocuklar ise geceleri taşın içinden ince bir ninni yükseldiğine inanırmış.

Vadide yaşayan on yaşındaki Liva, meraklı olduğu kadar dikkatli bir çocukmuş. Her sabah keçilere su götürür, dönüşte taşın yanına uğrayıp çevresindeki otları düzeltirmiş. Bir yaz günü yağmurlar gecikmiş. Dere küçülmüş, kuyuların suyu azalmış, bahçelerdeki sebzeler boynunu bükmüş. Köylüler ellerindeki suyu dikkatle paylaşıyor, yine de yüzlerindeki neşe giderek soluyormuş.

O akşam Liva, zümrüt taşın başında otururken toprağın altından yumuşak bir ses duymuş. Ses, sanki çok uzaktaki bir mağaradan geliyormuş:

“Beni arayan, önce vadinin unuttuğu iyiliği bulsun.”

Liva şaşkınlıkla etrafına bakmış. Taşın üzerinde daha önce hiç görmediği gümüş renkli bir iz belirmiş. İz, ay ışığı gibi kıvrılarak kuzeydeki ardıç ormanına doğru uzanıyormuş. Liva hemen köyün bilge çömlekçisi Suna Nine’ye koşmuş ve duyduklarını anlatmış.

Suna Nine, eski sandığından kenarları yıpranmış bir kil tablet çıkarmış. Tablette şu sözler yazılıymış: “Zümrüt Taş’ın kalbi yalnızca üç iyilik bir araya geldiğinde uyanır. Biri elden, biri dilden, biri de yürekten gelmelidir.”

Bu sözler, Gökova’nın unutulmuş efsanelerinden birini anlatıyormuş. Rivayete göre çok eski zamanlarda vadiyi koruyan bir su perisi, insanların birbirine yardım etmeyi bırakması üzerine pınarın yolunu kapatmış. Sonra da zümrüt taşı bırakıp, iyiliğin yeniden hatırlanacağı günü beklemiş.

Liva, sabah erkenden yola çıkmış. Yanına yalnızca küçük su matarası, bir parça ekmek ve Suna Nine’nin verdiği kil tableti almış. Ardıç ormanında önce kanadı incinmiş bir saksağan görmüş. Kendi suyundan birkaç damla verip kuşun kanadını temiz bir yaprakla sarmış. Bu, elden gelen ilk iyilikmiş.

Biraz ileride, yolunu kaybetmiş iki kardeşe rastlamış. Liva, onları azarlamak yerine sakin bir sesle dinlemiş. Çocukların anlattıklarından, çam ağaçlarının yanındaki eski değirmeni aradıklarını anlamış ve onlara doğru yolu göstermiş. Bu da dilden gelen iyilikmiş: güzel bir sözün, korkmuş bir kalbi rahatlatabileceğini öğrenmiş.

Gümüş iz, sonunda kayalık bir yamacın önünde durmuş. Liva burada yaşlı bir kaplumbağa görmüş. Hayvan, ters dönmüş ve çırpınıyormuş. Liva kendi yolunu düşünmeden onu dikkatlice çevirmiş. Kaplumbağa ağır ağır ilerleyip kayanın dibindeki küçük bir çatlağı göstermiş. Çatlağın içinden berrak bir su sesi geliyormuş.

“Yürekteki iyilik, karşılık beklemeden yapılan iyiliktir,” demiş kaplumbağa. “Şimdi vadine dön ve gördüklerini yalnızca kendine saklama.”

Liva, köye vardığında herkesi zümrüt taşın çevresine çağırmış. Saksağana yardım ettiğini, kardeşleri yönlendirdiğini ve kaplumbağayı kurtardığını anlatmış. Köylüler önce sessiz kalmış. Sonra marangoz İlyas, kuyunun yanındaki kırık oluğu onarabileceğini söylemiş. Fırıncı Necla, her aileye birer somun ekmek ayırmış. Çocuklar da dere yatağındaki taşları temizlemek için küçük sepetler getirmiş.

Herkes elinden geleni yaparken zümrüt taş parlamaya başlamış. Önce ince bir ışık, ardından bütün vadiyi aydınlatan yeşil bir ışıltı yükselmiş. Kayalığın içindeki çatlak genişlemiş ve yerden gürül gürül bir pınar fışkırmış. Su, eski kanallardan akarak bahçelere ulaşmış; susamış toprak derin bir nefes almış.

O günden sonra Gökova halkı bu günü her yıl “İyilik Uyanışı” adıyla kutlamış. Çocuklar zümrüt taşın çevresine küçük kaplar bırakıp susayan canlılar için su koymuş. Liva ise efsanenin sırrını hiç unutmamış: Bir iyilik tek başına küçük görünebilir, ama paylaşıldığında koca bir vadiyi yeniden yeşertebilir.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu