Çömlek Tepesindeki Gümüş Islık

Bir vakitler, dağların ardında, sabahları horozlardan önce uyanan küçük bir köy varmış. Köyün ortasındaki eski çeşme, yıllardır şırıl şırıl akarmış. Ne var ki bir sabah çeşme susmuş. Kovalar boş kalmış, bahçeler boynunu bükmüş, köylüler de ne yapacaklarını şaşırmış. Köyün en yoksul evinde yaşayan Keloğlan, çeşmenin başına gidip taşlarını incelemiş. Taşların arasında, güneşte parlayan minicik bir gümüş parçası görmüş.
Gümüş parçayı avucuna alınca içinden incecik bir ses yükselmiş: “Beni Çömlek Tepesi’ne götür.” Keloğlan şaşırmış ama korkmamış. Evine dönüp annesine durumu anlatmış. Annesi, çıkınlarına iki çörek, biraz peynir ve bir avuç kuru üzüm koymuş. “Oğul,” demiş, “yolun nereye varırsa varsın, gönlün iyilikten ayrılmasın. Bir de duyduğun her sese hemen inanma; bazı sesler sınav, bazıları işaret olur.”
Keloğlan yola koyulmuş. Köyün dışındaki taş köprünün altında, kanadı incinmiş bir saksağan bulmuş. Kuş suya ulaşamıyor, susuzluktan gagasını açıp kapatıyormuş. Keloğlan kendi matarasında kalan suyu saksağana vermiş ve kanadını yumuşak bir otla sarmış. Saksağan başını eğip gümüş parçaya bakmış. Sonra üç kez ötmüş: “Tık, tık, tık! Çömlek Tepesi’nde acele eden şaşırır, dikkat eden doğruyu bulur!”
Yol yükseldikçe hava serinlemiş. Keloğlan, tepenin yamacında yan yana dizilmiş yüzlerce eski çömlek görmüş. Her çömleğin üzerinde farklı bir işaret varmış: kimi ay, kimi yıldız, kimi de kıvrılan bir yol resmi taşıyormuş. Tepeden üç ayrı ses geliyormuş. Biri ağlıyor, biri gülüyor, biri de sürekli ıslık çalıyormuş. Keloğlan önce ağlayan sese yönelmiş, fakat çömleklerin arasına girince sesin bir çömleğin içindeki rüzgârdan çıktığını anlamış. Sonra gülen sesi takip etmiş; orada da küçük taşların birbirine çarpıp neşeli bir ses çıkardığını görmüş.
En sonunda gümüş parçayı havaya kaldırmış. Parça, tepenin en üstündeki çatlak bir çömleğe doğru ışık saçmış. Keloğlan kapağı kaldırınca içinden yaşlı bir değirmencinin sesi duyulmuş: “Yıllar önce köyün suyunu koruyan su perisi, insanların birbirine yardım etmeyi bıraktığını görünce çeşmenin yolunu kapattı. Suyu geri getirmek isteyen kişi, önce gerçek gümüş ıslığı bulmalıydı. Islık, yalnızca başkasının derdini kendi derdi gibi görenlerin elinde ses verir.”
Keloğlan gümüş parçayı dudaklarına götürmüş ama üfleyince hiçbir ses çıkmamış. Birkaç kez daha denemiş; yine sessizlik olmuş. Tam o sırada aşağıdan bir ağlama duyulmuş. Saksağan, yamaçtan yuvarlanan kuru üzüm kesesini gagasıyla taşımaya çalışıyor, fakat başaramıyormuş. Keloğlan hemen aşağı inip keseyi almış. Kuşun yarasını kontrol etmiş, sonra onu gölgeli bir dala yerleştirmiş. İşte o anda gümüş parça, kuş cıvıltısını andıran berrak bir ıslıkla ötmeye başlamış.
Islık bütün tepeyi dolaşmış. Çömleklerin kapakları birer birer açılmış, içlerinden ince su yolları fışkırmış. Sular taşların arasından kıvrılarak köye inmiş. Keloğlan arkasından koşmuş; köylüler onu çeşmenin başında bekliyormuş. Önce tek bir damla düşmüş, sonra iki, sonra kocaman bir şırıltı duyulmuş. Çeşme yeniden akmaya başlamış.
Köylüler Keloğlan’a altın vermek istemişler. Keloğlan ise altın yerine herkesin ortak kullanacağı büyük bir su küpü istemiş. Ayrıca yaşlıların odunlarını taşıyacak, çocukların bahçelerini sulayacak bir iyilik sırası kurulmasını önermiş. Köylüler bu öneriyi sevinçle kabul etmiş. O günden sonra çeşme hiç susmamış; çünkü suyun yolunu açan yalnızca gümüş ıslık değil, insanların çoğalan yardımlaşmasıymış. Keloğlan da her duyduğunda saksağanın sözünü hatırlamış: Dikkat eden doğruyu bulur, iyilik eden yolu açarmış.
Masalın Öğüdü
Gerçek zenginlik, elde tutulan altınlarda değil, paylaşınca çoğalan iyiliklerdedir. Küçük bir yardım bile kocaman bir değişimin başlangıcı olabilir.




