Bulutların Altında Unutulan Düşünce

Bir zamanlar, haritalarda adı bulunmayan Sedefliova’da herkes aynı saatte uyanır, aynı sokaktan geçer ve akşamları aynı masalın aynı yerinde uyuyakalırdı. Kasabada hiçbir şey kaybolmazdı; çünkü insanlar eşyalarını dikkatle saklardı. Fakat bir sabah, tuhaf bir şey oldu: Herkesin aklındaki en güzel düşünce ortadan kayboldu.
Fırıncı, yeni bir çörek biçimi bulamıyor; marangoz, ağacın damarlarında gördüğü kuşu hatırlayamıyor; çocuklar ise oyun oynarken bir sonraki adımı düşünemiyordu. Yalnızca Lalin’in aklında minicik, gümüş renkli bir ışık kalmıştı. Işık bazen kulağının içinde çınlıyor, bazen de cebindeki düğmeyi ısıtıyordu.
Lalin, ışığın peşinden kasabanın dışındaki çimenli tepeye çıktı. Orada, bulutların arasından süzülen saydam bir tüy buldu. Tüyün üzerinde şu sözler yazıyordu: “Unutulan düşünceyi, onu en iyi dinleyene götür.”
“Ama onu kim unutmuş olabilir?” diye sordu Lalin.
Tüy, rüzgâr olmadığı hâlde havalanıp kuzeydeki mor kayalıkları gösterdi. Lalin yanına biraz ekmek, bir şişe su ve büyükannesinin ördüğü sarı atkıyı aldı. Yola çıkarken komşusu Tufan ona küçük bir kese uzattı.
“Bunda üç suskunluk var,” dedi. “Biri acele ettiğinde, biri başkasının sözünü kestiğinde, biri de kendi sesini duyamadığında işe yarar.”
Lalin bunun nasıl bir şey olduğunu anlamasa da keseyi teşekkür ederek cebine koydu.
Mor Kayalıklardaki Fısıltı
Kayalıklara vardığında karşısına konuşan bir taş çıktı. Taşın üzerinde yüzlerce ince çizgi vardı. Her çizgi farklı bir sese benziyordu: yağmurun tıkırtısı, yaprakların hışırtısı, uzak bir kapının gıcırtısı…
“Düşünceyi arıyorsan,” dedi taş, “önce üç sesi birbirinden ayırmalısın.”
İlk ses, telaşla kanat çırpan küçük bir böceğin sesiydi. İkinci ses, kayaların arasından akan suyun şarkısıydı. Üçüncü ses ise hiçbir yere ait değilmiş gibi duran hafif bir iç çekişti.
Lalin hemen cevap vermek istedi ama Tufan’ın kesesini hatırladı. Kesenin içinden bir suskunluk çıkardı ve avucunda tuttu. Dünya bir anlığına sessizleşti. Böylece iç çekişi duyabildi. Ses, kayalığın arkasındaki bulut tünelinden geliyordu.
Tünelin sonunda yuvarlak bir oda vardı. Odanın ortasında, camdan yapılmış bir sepet duruyordu. Sepetin içinde minicik bir düşünce parlıyordu. Bir düşünceye benziyordu ama kelime değildi; daha çok, birinin uzun süredir söylemek isteyip de söyleyemediği bir iyilik gibiydi.
Sepetin yanında yaşlı bir bulut bekliyordu. Bulutun kenarları dağılmış, rengi solmuştu.
“Bu düşünceyi ben bulmadım,” dedi bulut. “Gökyüzünde bir çocuk, bir gün arkadaşına teşekkür etmeyi düşünmüş. Fakat tam söyleyeceği sırada başka sesler araya girmiş. Düşünce havaya karışmış ve buraya kadar sürüklenmiş.”
“Onu kime götürmeliyim?” diye sordu Lalin.
Bulut, göğsünden küçük bir damla çıkarıp Lalin’in avucuna bıraktı. Damlanın içinde bir yüz belirdi: Sedefliova’daki saat kulesinin bakımcısı Eren. Eren her gün kasabanın saatini kuruyor, fakat kimse onun emeğini fark etmiyordu.
Bir Teşekkürün Yolu
Lalin kasabaya döndüğünde herkes yine düşüncesizce dolaşıyordu. Saat kulesinin altında Eren, durmuş akrep ile yelkovanı düzeltmeye çalışıyordu. Lalin cam sepeti açtı. Gümüş düşünce, ince bir ışık olup Eren’in kalbine kondu.
O anda Lalin, “Saat kulesini her gün kurduğun için teşekkür ederim,” dedi. Bu cümle söylenir söylenmez kuledeki çan çaldı. Ardından fırıncı yeni çöreğini hayal etti, marangoz ağacın içindeki kuşu gördü, çocuklar oyunlarının devamını hatırladı.
Eren gülümsedi. “Demek kaybolan şey düşüncelerimiz değilmiş,” dedi. “Onları paylaşmayı unutmuşuz.”
O günden sonra Sedefliova’da insanlar her akşam gün içinde akıllarına gelip de söyleyemedikleri güzel sözleri birbirlerine anlattı. Lalin ise cebindeki boş keseyi sakladı. Çünkü en ilginç masalların, gökten düşen ışıklarla değil, dikkatle dinlenen küçük iyiliklerle başladığını öğrenmişti.




