Turna Kuşlarının Taşıdığı Ev Kokusu

Elif, deniz görmeyen ama gökyüzüne uzanan yüksek binalarla dolu bir şehirde yaşıyordu. Ailesi, köylerindeki küçük evlerini ve elma bahçelerini geride bırakıp çalışmak için buraya taşınmıştı. Elif yeni okuluna alışmaya çalışıyor, fakat teneffüslerde arkadaşlarıyla konuşmak yerine pencereden uzaktaki tepelere bakıyordu. O tepelerin ardında, anneannesinin tandır ekmeği kokan mutfağı, dedesinin tahta salıncağı ve akşamları kapılarının önünde öten cırcır böcekleri vardı.
Gurbet denilen şey, Elif’e göre insanın sevdiği yerlerden uzakta kalmasıydı. Babası ise bir akşam çayını karıştırırken, “Gurbet yalnızca uzaklık değildir,” dedi. “Bazen özlediğin her şeyi yanında taşıyıp yeni bir yerde güzel günler kurmaktır.” Elif bu sözleri anlamaya çalıştı ama kalbindeki boşluk yine de küçülmedi.
Bir cumartesi sabahı Elif, apartmanın arkasındaki boş arsada dolaşırken ince, gümüş renkli bir tüy buldu. Tüyün üzerinde sanki bal kokusu vardı. Elif onu avucuna alınca gökyüzünde üç turna kuşu belirdi. Kuşlar geniş bir daire çizerek döndü ve aralarından biri, gagasından küçücük bir tohum düşürdü.
Elif tohumu saksıya dikti. Annesi ona biraz toprak, babası da eski bir teneke kutudan sulama kabı verdi. Her sabah okula gitmeden önce tohumu suladı. Günler geçti, fakat toprakta hiçbir hareket görünmedi. Elif sabırsızlanınca annesi, “Bazı şeyler filizlenmeden önce özlemi dinler,” dedi.
O gün Elif okulda yeni bir öğrencinin tek başına oturduğunu fark etti. Çocuğun adı Aras’tı ve ailesi başka bir şehirden yeni gelmişti. Aras, kimseyi tanımadığı için resim defterine sessizce evini çiziyordu. Elif onun yanına oturdu ve kendi köyünü anlatmaya başladı. Elma ağaçlarından, yağmurdan sonra parlayan taşlardan ve anneannesinin tarçınlı çöreklerinden söz etti.
Aras’ın gözleri parladı. O da yaşadığı yerdeki sarı otobüsleri, babasının dükkânının önündeki çeşmeyi ve kardeşinin uçurduğu kırmızı uçurtmayı anlattı. İki çocuk, farklı yerlerden gelen anılarını bir kâğıtta birleştirdi. Kâğıdın bir köşesinde Elif’in elma ağacı, öteki köşesinde Aras’ın çeşmesi vardı. Ortada ise iki evi birbirine bağlayan uzun bir yol çizdiler.
Elif eve döndüğünde saksıda minicik bir filiz gördü. Filizin iki yaprağı vardı; biri köylerinin yeşili, diğeri şehrin akşam ışıkları gibi turuncuydu. Elif bu şaşırtıcı bitkiyi okulun bahçesine götürüp Aras’la birlikte büyütmeye karar verdi. Öğretmenleri de sınıftaki bütün çocuklardan memleketlerini anlatan küçük bir eşya getirmelerini istedi.
Ertesi hafta sınıfta rengârenk bir “Yuva Köşesi” oluştu. Bir öğrencinin yayladan getirdiği çakıl taşı, bir başkasının kıyı kasabasından taşıdığı deniz kabuğu, eski bir tren bileti ve kurutulmuş bir lavanta demeti aynı rafta duruyordu. Elif, köyünden gelen küçük bir bez keseye elma kokulu kuru yapraklar koydu. Aras da çeşmesinin yanından aldığı pürüzsüz bir taşı getirdi.
Çocuklar birbirlerinin eşyalarını dinledikçe sınıf değişti. Herkes, uzaklardan gelen arkadaşının anısını merak ediyor, kimse kendini yabancı hissetmiyordu. Elif de gurbette yalnızca köyünü özlemediğini fark etti; burada yeni dostluklar kurarken köyündeki sevgiyi başka kalplere taşıyabiliyordu.
Aylar sonra saksıdaki bitki büyüyüp küçük turuncu çiçekler açtı. Çiçeklerin kokusu Elif’e hem elma bahçesini hem de okulun neşeli koridorlarını hatırlatıyordu. Babası çiçekleri görünce gülümsedi. “Bak,” dedi, “ev bazen geride bıraktığın bir yer, bazen de sevgini kattığın her yerdir.”
Yaz tatilinde Elif ailesiyle köylerine gitti. Anneannesine şehirdeki arkadaşlarını, Aras’ı ve sınıftaki Yuva Köşesi’ni anlattı. Dönüş zamanı geldiğinde bu kez kalbi eskisi kadar ağır değildi. Çünkü cebinde köyünden aldığı birkaç elma çekirdeği, çantasında arkadaşlarının çizdiği resimler vardı.
Şehre döndüklerinde Elif çekirdekleri okul bahçesine dikti. Turna kuşları gökyüzünde süzülürken çocuklar toprağı birlikte suladı. Elif o gün gurbetin, sevilen yerleri unutmak olmadığını anladı. Gurbet, özlediğin güzellikleri yeni yerlere taşıyıp onları çoğaltabilmekti. Böylece insan nereye giderse gitsin, kalbinde küçük bir ev taşıyabilirdi.



