Köpük Tepesinde Açan İlk Gülümseme

Minik Ece, evin en aydınlık odasında, pamuk gibi beyaz yatağında uyurdu. Odasının duvarında deniz mavisi balıklar, tavanda ise yuvarlak sarı güneşler vardı. Her sabah annesi perdeleri araladığında içeri yumuşacık bir ışık süzülür, Ece de küçük ellerini havaya kaldırıp ışığı yakalamaya çalışırdı.
Bir sabah Ece, pencerenin önünde tuhaf bir şey gördü. Camın dışından aşağıya doğru uzanan, sabun köpüğüne benzeyen parlak izler vardı. İzler, bahçedeki papatyalara kadar gidiyor; sonra da çimenlerin üzerinde minicik yuvarlak halkalara dönüşüyordu. Ece, merakla gözlerini açtı ve sevinçle mırıldandı.
O sırada pencereden içeri, yuvarlak yanaklı, açık mavi bir bulut süzüldü. Bulutun kenarları köpük köpüktü. Üzerinde üç küçük damla parlıyor, her damlanın içinde başka bir renk dönüp duruyordu.
“Günaydın Ece,” dedi bulut, incecik bir sesle. “Ben Köpük. Tepedeki bulutlar ülkesinden geldim. Orada herkesin gülümsemesini toplayıp sabah ışığına karıştırırız. Fakat bugün ilk gülümsememi bulamadım.”
Ece, bulutun yanına uzanıp onun yumuşak kenarına dokundu. Köpük, hafifçe sallandı.
“Gülümseme kaybolmuş olabilir mi?” diye sordu Ece.
“Belki de bir yere saklanmıştır,” dedi Köpük. “Onu bulamazsam gökyüzündeki renkler uyanamayacak.”
Ece’nin annesi odaya geldiğinde, Köpük hemen pencerenin arkasına gizlendi. Ancak minik bulutun köpükten bir parçası, pencere kenarında parlamaya devam etti. Annesi, Ece’nin gözlerindeki merakı görünce ona sarıldı.
“Bazen güzel şeyleri bulmak için dikkatle bakmak gerekir,” dedi.
Ece, annesinin kucağında bahçeye indi. Köpük de onların peşinden sessizce süzüldü. Önce sarı papatyaların yanına baktılar. Papatyalar sabah çiyini taşıyor, yapraklarını nazikçe sallıyordu. Fakat ortada gülümseme yoktu.
Sonra ahşap çitin yanına gittiler. Orada yaşlı kirpi Tarçın, elmalarını küçük bir sepete diziyordu.
“Gülümseme mi arıyorsunuz?” diye sordu Tarçın. “Gece rüzgârı, bahçenin üzerindeki neşeleri dere kıyısına taşımış olabilir.”
Ece, Köpük ve Tarçın dereye doğru ilerledi. Yolda bir salyangozun ters dönen yaprağını düzelttiler. Minik salyangoz başını uzatıp teşekkür eder gibi antenlerini oynattı. Bir serçe yavrusunun yuvasına taşıdığı ince dalı da birlikte yerine koydular. Her yardımın ardından Köpük’ün içindeki renkler biraz daha parladı.
Derenin kıyısında su, güneşin ışığıyla gümüş gibi parlıyordu. Söğüt dalları suya eğilmiş, yapraklar fısıldaşıyordu. Fakat gülümseme yine görünmüyordu.
Ece, suyun kenarında oturup bir süre düşündü. Sonra cebinden annesinin verdiği küçük kurabiyeyi çıkardı. Kurabiyeyi önce Köpük’le, sonra Tarçın’la paylaştı. Serçe yavrusu da yanlarına kondu. Herkes kurabiyeden küçücük bir parça alınca Ece’nin yüzünde kocaman, içten bir gülümseme belirdi.
Köpük birden ışıldadı. Ece’nin gülümsemesinden incecik, altın renkli bir kıvılcım yükseldi. Kıvılcım havada dönerek bulutun üç damlasının arasına yerleşti. Mavi, pembe ve sarı renkler birbiriyle karıştı; sonra gökyüzüne doğru uzun, parlak bir çizgi uzandı.
“Aradığım gülümseme buydu!” diye sevindi Köpük. “Paylaşınca büyüyen, başkasının iyiliğiyle parlayan gülümseme!”
Köpük, Ece’nin başının üzerinde üç kez döndü. Her dönüşünde havaya minicik köpükler bıraktı. Köpükler, bahçedeki bütün çiçeklerin üzerine kondu. Papatyalar daha beyaz, çimenler daha yeşil, dere ise daha ışıklı göründü.
O günden sonra Ece her sabah birine iyilik yapmaya başladı. Bazen oyuncaklarını topluyor, bazen annesine sarılıyor, bazen de bahçedeki kuşlara su bırakıyordu. Her iyilikten sonra yüzünde yeni bir gülümseme açıyordu.
Köpük ise gökyüzünden onu izliyor, sabah ışığına karışan gülümsemeleri bulutlar ülkesine taşıyordu. Böylece Ece’nin odası, her yeni günde sevgiyle aydınlanıyor; en güzel bebek hikayeleri gibi, küçük bir gülümsemenin kocaman bir dünyayı değiştirebileceğini anlatıyordu.




