Kopuzun Uyandırdığı Yedi Yankı

Bozdoğan obası, geniş otlakların kıyısında, akşamları gökyüzüne yüzlerce yıldız serilen güzel bir yurtta kuruluydu. Bu obada herkes atını iyi sürer, sözünü tutar, konuğuna ayran ikram ederdi. Fakat bir bahar sabahı obanın en değerli emaneti olan Ulu Kopuz sustu. Kopuz, yıllardır toy günlerinde çalınır, sesi dağlara ulaşırdı. Şimdi tellerine dokunan herkes yalnızca ince bir titreşim duyuyordu.
Obanın bilgesi Dede Korkut, kopuzu dizlerine alıp uzun uzun düşündü. Sonra genç Alaz’ı yanına çağırdı. Alaz, meraklı, yardımsever ve acele karar vermemeyi öğrenmeye çalışan bir delikanlıydı.
“Bu kopuzun sesi, yedi yankının ardında saklanıyor,” dedi Dede Korkut. “Yankıları bulmak için Kızıl Sırt’a, Akçalı Dere’ye ve uzak tepelerin ardındaki eski çınara gitmelisin. Ancak bil ki her yankı, yalnızca onu arayan kulağa değil, doğru davranan yüreğe görünür.”
Alaz, yanına azık torbasını, küçük su tulumunu ve annesinin ördüğü mavi kuşağı aldı. Atı Bulutay ile yola çıktı. İlk olarak Kızıl Sırt’a ulaştı. Orada, susuzluktan yorulmuş bir kervan gördü. Kervandakilerin su tulumu delinmişti. Alaz’ın kendi suyu azdı; yine de tulumunu onlarla paylaştı. Suyun son damlasını yaşlı bir yolcuya uzattığında, kayanın içinden berrak bir ses yükseldi:
“İlk yankı, paylaşılan sudadır.”
Alaz, bu sesi dikkatle dinleyip yoluna devam etti. Akçalı Dere’ye vardığında iki kardeşin, sürülerinin hangi çayıra gideceği yüzünden tartıştığını gördü. Biri yüksek sesle konuşuyor, diğeri sözünü tamamlayamadan susuyordu. Alaz ikisini de dinledi. Meğer büyük kardeş, sürünün taze ot bulmasını; küçük kardeş ise derenin yakınında kalıp kuzuları korumayı istiyormuş. Alaz, sürüyü iki bölmeye ayırmayı önerdi. Böylece herkesin dileği gerçekleşti.
Kardeşler barışınca derenin üstünde gümüş bir ışık belirdi.
“İkinci yankı, dinleyen kulaktadır,” dedi ışık.
Yol uzadıkça Alaz’ın yiyeceği azaldı. Gün batımına yakın, çalılıkların arasında kanadı incinmiş bir turna buldu. Kendi ekmeğinden küçük bir parça koparıp kuşa verdi, sonra onu dikkatle sarıp gölgeli bir yere taşıdı. Turna, sabah olduğunda kanadını açıp göğe yükseldi. Havada üç kez döndü ve uzaklardaki eski çınara doğru uçtu.
Alaz, turnayı izleyerek tepeyi aştı. Çınarın altında taş bir sandık vardı. Sandığın üzerinde üç kapı resmi bulunuyordu: biri altın, biri gümüş, biri de sade tahtadandı. Altın kapı ışıl ışıldı; gümüş kapı güzel kokuyordu. Tahta kapıysa eski ve çiziklerle doluydu. Alaz, gösterişli kapılara aldanmayıp tahta olanı seçti. Çünkü yolculuk boyunca en değerli şeylerin sade görünebildiğini anlamıştı.
Sandık açıldı ve içinden üç yankı birden çıktı: “İyilik karşılık beklemez. Doğru söz yolu aydınlatır. Alçakgönüllü olan uzağı görür.”
O anda Alaz’ın mavi kuşağı hafifçe parladı. Kuşağın içine, annesinin bilmeden işlediği küçük bir kopuz resmi vardı. Resimden yükselen ışık, onu obaya geri götüren yolu gösterdi. Alaz gece boyunca yürüdü; fakat bulduğu yankıları kendine mal etmedi. Her birini kimden öğrendiğini, hangi davranışın bu sesi uyandırdığını hatırladı.
Obaya döndüğünde Dede Korkut onu meydanda karşıladı. Alaz, kopuzun tellerine dokundu ve önce suyun şırıltısını, sonra kardeşlerin barışan sesini, ardından turnanın kanat çırpışını duyurdu. Kopuz yeniden konuşmaya başlamıştı. Son ezgi, obadaki herkesin birlikte söylediği neşeli bir türküye dönüştü.
Dede Korkut, Alaz’ın omzuna elini koydu. “Yedi yankının hepsini duydun,” dedi. “Çünkü onları dağlarda değil, yaptığın iyiliklerin içinde aradın.”
O günden sonra Bozdoğan obasında her toyda kopuz çalındı. Fakat en güzel ezgi, insanların birbirini dinlediği, azını paylaştığı ve doğru sözden ayrılmadığı günlerde duyuldu. Dede Korkut hikayeleri içinde anlatılan bu yeni türkü de çocuklara şunu fısıldadı: Büyük bir ses bırakmak için önce küçük bir iyiliği gönülden yapmak gerekir.




