İlginç Hikayeler

Mina’nın Cebindeki Küçük Perşembe

Uzak dağların ardında, takvim yapraklarının hiç kopmadığı bir kasaba vardı. Bu kasabada pazartesiler pazartesi, salılar salı olarak yaşanır; fakat kimse perşembeyi göremezdi. Çünkü yıllar önce, Perşembe Günü bir sabah erkenden ortadan kaybolmuştu. O günden sonra haftalar altı gün sürüyor, insanlar da eksik bir şey olduğunu hissediyor ama neyi unuttuklarını bir türlü hatırlayamıyordu.

Kasabanın en meraklı çocuğu Mina, eski eşyaları incelemeyi çok severdi. Bir gün büyükannesinin tavan arasında, kapağı çatlamış bir sandık buldu. Sandığın içinden düğmeler, kurumuş lavanta demetleri ve üzerinde Bugün açılmamalı yazan minicik bir cep çıktı. Mina, yazıyı görünce kapağı hemen açmak yerine önce üç kez düşündü. Sonra cebin içinden incecik, sarı bir kâğıt süzüldü. Kâğıdın üzerinde tek bir kelime vardı: Perşembe.

Mina kâğıdı avucuna aldığı anda kasabanın bütün saatleri aynı anda tık diye durdu. Fırındaki hamur kabarmayı bıraktı, çeşmeden akan su havada asılı kaldı, meydandaki güvercinler kanatlarını yarı açık halde bekledi. Yalnızca Mina hareket edebiliyordu. Tam o sırada tavan arasında duran eski bir duvar saati konuştu: “Kaybolan günü bulmadan zaman yeniden akmayacak. Onu saklayan kişi kötü biri değil; yalnızca unutulmaktan korkuyor.”

Haritadaki Boş Nokta

Saat, Mina’ya kasabanın haritasını verdi. Haritada bütün sokaklar çizilmişti ama ortasında bembeyaz, yuvarlak bir boşluk vardı. Mina, cebindeki sarı kâğıdı o boşluğun üzerine koyunca harita hafifçe titredi ve görünmeyen bir yol ortaya çıktı. Yol, kasabanın dışındaki eski çan kulesine gidiyordu. Mina yanına bir elma, küçük bir fener ve en güvendiği arkadaşı, konuşkan karga Koru’yu aldı.

Yolda karşılarına üç tuhaf kapı çıktı. Birinci kapının tokmağı, “Beni açmak için doğru sözü değil, doğru soruyu bul,” dedi. Mina biraz düşündü ve “Bir şeyi kaybedince onu bulmak mı daha önemlidir, yoksa neden kaybolduğunu anlamak mı?” diye sordu. Kapı gülümsedi ve açıldı. İkinci kapı, içinden geçene çocukluğunda unuttuğu bir şarkıyı hatırlatıyordu. Mina, melodiyi mırıldanınca kapı kenara çekildi. Üçüncü kapı ise hiç görünmüyordu. Koru, “Belki de görünmeyen şeyler, dikkatle dinlenince bulunur,” dedi. Mina gözlerini kapattı ve taşların arasındaki minicik nefesi duydu. Elini uzatınca kapı beliriverdi.

Çan kulesinin en üst katında, camdan yapılmış yuvarlak bir oda vardı. Odanın içinde küçük bir çocuk oturuyor, dizlerinin üzerinde sarı kâğıttan bir günü tutuyordu. Çocuğun adı Saye’ydi. Perşembe Günü’nü yıllar önce bulmuş, onunla arkadaş olmuştu. “Herkes diğer günleri sever,” dedi Saye. “Cumartesi dinlenmek, pazar gezmek için beklenir. Ama perşembeyi kimse aramıyordu. Ben de onu burada sakladım. Böylece en azından bir kişi onun varlığını bilecekti.”

Günün Gerçek Yeri

Mina, Saye’ye kızmadı. Çünkü bazen görünmez kalmanın ne kadar üzücü olabileceğini anlıyordu. “Bir şeyi saklamak onu değerli yapmaz,” dedi. “Onu paylaşmak, herkesin hayatında güzel bir yer açmasını sağlar. Perşembe belki büyük şenlikler istemiyordur. Belki yalnızca insanların durup birbirini dinlediği bir gün olmak istiyordur.”

Saye, sarı kâğıdı Mina’ya uzattı. Kâğıt birden ışıldadı ve yüzlerce küçük parçaya ayrıldı. Her parça kasabanın farklı bir yerine uçtu. Bir parça fırına kondu, biri okul bahçesine, biri yaşlı komşunun penceresine, biri de meydandaki boş çeşmenin yanına yerleşti. Saat yeniden çalışmaya başladı. Havada duran su damlası çeşmeye düştü, güvercinler kanat çırptı, hamur yeniden kabardı.

Ertesi sabah kasabalılar takvimlerinde yeni bir yaprak gördü. Yaprağın üzerinde yalnızca “Perşembe” yazıyordu. Kimse bu günü ne yapacağını bilmiyordu. Mina, meydanın ortasına bir masa kurdu ve herkesin o gün en az bir kişiyi dikkatle dinlemesini önerdi. Koru, çocuklara komik bilmeceler sordu; fırıncı taze ekmek dağıttı; Saye ise çan kulesinden yumuşak bir ezgi çaldı.

O günden sonra perşembeler kasabanın en sevilen günü oldu. İnsanlar alışılmadık sorular soruyor, küçük iyilikleri fark ediyor ve kimsenin unutulmadığını hatırlıyordu. Mina’nın cebindeki cep ise boş kalmıştı; fakat her perşembe, içinde yeni bir kâğıt beliriyordu. Kâğıtlarda tek bir cümle yazıyordu: “Bugün, bir başkasının dünyasında güzel bir iz bırak.” Böylece kasaba, ilginç hikayeler aramak yerine kendi günlerinin ne kadar ilginç olabileceğini keşfetti.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu