Fısıldayan Taşların Bahar Şarkısı

Geniş yapraklı ağaçların gökyüzüne yeşil bir çatı kurduğu Işılorman’da, Poyraz adında genç bir tilki yaşardı. Poyraz’ın kuyruğu tarçın renginde, kulaklarının uçları ise gece mavisiydi. Onu diğer tilkilerden ayıran en güzel özelliği, her şeyi dikkatle dinlemesiydi. Yağmurun toprağa anlattıklarını, çam kozalaklarının rüzgârla konuşmasını, hatta uykudaki çiçeklerin minicik iç çekişlerini bile duyabilirdi.
Bir sabah Poyraz, ormanın ortasından geçen Şırılak Deresi’nin yanında uyandı. Derenin suyu hâlâ akıyordu ama sesi yoktu. Eskiden taşlara çarpa çarpa neşeli ezgiler çıkaran dere, şimdi sessizce kıvrılıyordu. Kuşlar şarkılarını yarıda bırakıyor, kurbağalar ne zaman öteceklerini şaşırıyor, susamış hayvanlar suyun başında fısıltıyla bekliyordu.
Poyraz, derenin en yaşlı taşına kulağını dayadı. Taşın içinden çok uzaklardan gelen ince bir ses duydu: “Bahar Çanı susuyor.” Bu çan, ormanın tepesindeki Duruova’da bulunur, her ilkbaharda bir kez çalar ve derelerin, çiçeklerin, kuşların uyanışını başlatırdı. Fakat çanın sesi kesilince bahar da yolunu bulamamıştı.
Tilki, çözüm aramak için arkadaşlarını topladı. Sincap Limon, çantasına üç ceviz ve bir dürbün koydu. Kirpi Tombi, dikenlerine renkli ipler bağladı. Göç yolundan erken dönmüş olan turna Suna ise gökyüzünden Duruova’ya giden en kısa yolu göstereceğine söz verdi. Poyraz, “Bu işi tek başıma çözmeyeceğim,” dedi. “Çünkü bazı sessizlikler, ancak birçok güzel ses yan yana gelince dağılır.”
Yol boyunca tuhaf bir engelle karşılaştılar. Ormana düşen gümüş renkli sis, patikaları birbirine karıştırıyordu. Suna yukarıdan baksa da ağaçların arasını seçemiyor, Limon’un dürbünü yalnızca sisin parıltısını gösteriyordu. Poyraz gözlerini kapatıp dinledi. Sol taraftan üç damla suyun tıpırtısını, sağ taraftan da yosunların hafif hışırtısını duydu. “Su sesini izlersek tepeye ulaşırız,” dedi.
Gerçekten de damlaların sesi onları, kayaların arasından yükselen dar bir geçide götürdü. Geçidin sonunda, dalları göğe uzanan yaşlı bir ardıç ağacı vardı. Ağacın kökleri arasında Bahar Çanı duruyordu. Çanın üzerinde ne çatlak ne de çizik vardı; yalnızca içindeki tokmak, büyümüş sarmaşıkların arasında sıkışıp kalmıştı.
Arkadaşları sarmaşıkları çekmeye çalıştı, fakat sarmaşıklar her çekilişte biraz daha dolanıyordu. Poyraz önce öfkesini yuttu, sonra çanın yanına oturdu. Sessizliği dinleyince sarmaşıkların da bir ritmi olduğunu fark etti: biri sağa, ikisi sola, sonra kısa bir duraklama. “Onu zorlayarak değil, ritmine uyarak çözmeliyiz,” dedi. Tombi dikenleriyle sarmaşıkları doğru aralıklardan kaldırdı, Limon ceviz kabuklarıyla düğümleri gevşetti, Suna da gagasıyla ince dalları ayırdı. Poyraz’ın sabırlı yönlendirmesiyle tokmak serbest kaldı.
Tam o sırada uzaktan bir uğultu geldi. Şırılak Deresi, ormanın taşlarını aşarak tepeye doğru yeni bir yol açmıştı. Meğer derenin sustuğu gün, suyun bir bölümü yerin altına akmış ve Bahar Çanı’nın çevresindeki kökleri beslemişti. Şimdi kökler güçlenmiş, sarmaşıkları gevşetmişti. Poyraz tokmağa hafifçe dokundu. Çan, önce ince bir “tin” sesi çıkardı; sonra bütün vadiyi dolduran berrak bir ezgiyle çaldı.
O anda sis dağıldı. Derenin sesi geri döndü, çiçekler renk renk açıldı, kuşlar birbirlerinin şarkılarına eşlik etti. Ormandaki herkes tepeye geldiğinde Poyraz’ı övmek istedi. Poyraz ise başını eğip arkadaşlarını gösterdi: “Ben yalnızca ilk sesi duydum. Çanı birlikte uyandırdık.” O günden sonra Işılorman’da her bahar, bütün canlılar bir araya gelip kendi seslerini paylaşırdı. Poyraz da çocuklara şunu anlatırdı: En sessiz kalbin bile dünyaya katacağı güzel bir ezgi mutlaka vardır.




