Gölgeleri Ölçen Terazi

Uzak bir vadinin ortasında, meşe ağaçlarının gölgelediği Bereket Ormanı uzanırdı. Bu ormanda her hayvanın sözü dinlenir, anlaşmazlıklar büyük kayanın önünde kurulan mecliste çözülürdü. Meclisin en yaşlı üyesi, ağırbaşlı fil Barun’du. Barun’un yanında ise birbirine hiç benzemeyen iki genç çakal yaşardı: Rami ve Sima.
Rami hızlı düşünür, hızlı konuşur, çoğu zaman da düşüncesinden önce karar verirdi. Sima ise sorular sormayı severdi. Bir olay duyduğunda hemen hüküm vermek yerine izleri inceler, farklı ihtimalleri tartardı. Bu yüzden hayvanlar ona “sessiz akıl” derdi. Rami, Sima’nın bu alışkanlığını gereksiz bir yavaşlık sanırdı.
Bir sabah ormanın su kuyusunun yanında büyük bir kargaşa çıktı. Kış için toplanan meşe palamutları kaybolmuştu. Palamutların bulunduğu çuvalın ağzı açıktı ve yerde küçük, yuvarlak ayak izleri görünüyordu. Tavşanlar izlerin sincaplara ait olduğunu söyledi. Sincaplar ise geceleri kuyunun çevresinde dolaşan kirpiyi suçladı.
Rami, izleri görür görmez kayanın üzerine sıçradı. “Suçlu bellidir!” diye bağırdı. “Bu izler küçük hayvanların izleri. Sincaplar palamutları yuvalarına taşımıştır. Onlara ceza verilmeli!”
Kalabalık uğultuya kapıldı. Sincaplar kendilerini savunmaya çalışsa da kimse onları dinlemedi. Tam Barun karar verecekken Sima, kuyunun kenarındaki çamura eğildi. İzlerin bazılarında pençe çizgileri vardı, bazılarında ise çizgi yoktu. Ayrıca çuvalın üzerinde keskin bir koku fark etti.
“Bir dakika,” dedi Sima. “Bu izlerin hepsi aynı canlıya ait değil. Üstelik palamutları taşıyan kişi çuvalı sürüklememiş, kaldırmış. Çuvalın altında da kuru diken parçaları var.”
Rami kaşlarını çattı. “Dikenler neyi değiştirir? Suçlu yine de sincaplardan biri olabilir.”
Sima cevap vermeden kuyunun çevresini dolaştı. Sonra eski söğüt ağacının arkasında, otların arasına gizlenmiş palamutları buldu. Palamutların yanında da uzun bir ip parçası vardı. İpin bir ucu çuvalın ağzına, diğer ucu ise kuyunun üzerindeki tahta makaraya bağlanmıştı.
“Biri çuvalı yukarı çekmiş,” dedi Sima. “Böylece yerde yalnızca sahte izler bırakmış.”
Bu sırada yüksekten bir ses duyuldu. “Beni arıyorsanız buradayım!”
Herkes başını kaldırdı. Yaşlı karga Vezir, söğüdün kalın dalında oturuyordu. Gagasından ip parçası sarkıyordu. Vezir, palamutları kendisinin aldığını itiraf etti. Fakat onları yemek için değil, ormanın dışındaki kurak tepede yaşayan yavru kuşlara götürmek için toplamıştı. Bunu gizlice yapmasının nedeni, meclisten izin isterse herkesin onu hırsız sanacağından korkmasıydı.
Hayvanlar şaşkınlıkla birbirine baktı. Sincaplar üzülmüş, Rami ise başını eğmişti. Barun, Vezir’in izinsiz davranışını doğru bulmadı; ancak niyetinin paylaşmak olduğunu da göz ardı etmedi. Palamutların bir kısmı geri getirildi, bir kısmı da yavru kuşlara gönderildi. Bundan sonra ihtiyaç sahipleri için ortak bir ambar kurulmasına karar verildi.
Meclis dağıldığında Rami, Sima’nın yanına geldi. “Bugün hızlı konuştuğum için neredeyse masumları suçlayacaktım,” dedi. “Peki sen nasıl hemen gerçeği aramaya başladın?”
Sima gülümsedi. “Bir izin tek başına anlattığı hikâyeye inanırsan, gerçeğin geri kalanını kaçırırsın. Dinlemek, bakmak ve sormak gerekir.”
O günden sonra Rami, mecliste ilk sözü söylemek için yarışmadı. Önce kanıtları topladı, sonra herkesin fikrini dinledi. Sima da onun cesur konuşmalarından yararlandı; çünkü doğruyu bulmak için yalnızca dikkat değil, gerektiğinde sesini yükseltmek de gerekiyordu.
Bereket Ormanı’nda o günden sonra yeni bir kural benimsendi: Bir gölge uzun görünebilir, ama gerçeğin boyunu anlamak için ışığın nereden geldiğine bakmak gerekir. Kelile ve Dimne masallarını andıran bu olay, hayvanlara acele hükmün dostlukları incitebileceğini; sabır, merak ve adaletin ise en karışık düğümleri bile çözebileceğini öğretti.




