Çocuk Kitapları Oku

Boş Sayfaların Ardındaki Renkli Kapı

Gümüşova kasabasındaki eski kütüphane, sabahları kuş seslerinden önce uyanırdı. Raflar gıcırdar, pencerelerin önündeki perdeler hafifçe sallanır, kitaplar da sanki birbirlerine sessizce günaydın derdi. On bir yaşındaki Mina, okuldan sonra mutlaka oraya uğrardı. En sevdiği şey, farklı dünyalara açılan sayfaların arasında dolaşmaktı. Bir gün kütüphaneci Duru Hanım, masanın üzerine tuhaf bir kitap bıraktı. Kapağı koyu yeşildi ve üzerinde hiçbir yazı yoktu.

Mina kitabı açınca şaşkınlıktan gözlerini kırpıştırdı. Bütün sayfalar bomboştu. Ne bir harf ne de küçük bir resim vardı. Duru Hanım, “Bu kitap geçen hafta doluydu,” dedi. “Son günlerde başka kitapların da kelimeleri silinmeye başladı. Masal kahramanları, şiirlerin ezgileri, hatta tariflerin kokuları bile kayboluyor.”

Mina, sayfaların arasından küçücük bir kâğıt düştüğünü fark etti. Kâğıtta yalnızca şu cümle yazıyordu: “Çocuk kitapları oku; ama okuduklarının kalbinde bir yer aç.” Cümlenin altında, anahtar deliğine benzeyen mavi bir işaret vardı. Mina işareti kitabın arka kapağına dokundurunca rafların arasından ince bir tıkırtı yükseldi. En dipte duran tahta dolap iki yana ayrıldı ve arkasında renklerle parlayan dar bir kapı belirdi.

Duru Hanım kapıyı görünce uzun süre konuşamadı. Sonra Mina’nın elini tuttu. “Bu kapı, kütüphanenin unutulan odasına açılır,” diye fısıldadı. “Oraya en son giden kişi, yıllar önce kasabanın ilk kitapçısıymış.” Mina cesaretini toplayıp kapıyı çevirdi. İçeride tavandan yere kadar uzanan saydam kavanozlar vardı. Her kavanozun içinde, minik ışık parçaları dönüp duruyordu. Birinin üzerinde “Neşe”, diğerinde “Merak”, bir başkasında “Dostluk” yazıyordu.

O sırada gölgelerin arasından yuvarlak gözlü, kanatları kâğıttan yapılmış bir yaratık çıktı. Adı Pırıltı’ydı. “Kitapların renklerini ben çalmadım,” dedi üzgünce. “Onları korumaya çalışıyordum. İnsanlar kitapları yalnızca ödev için açmaya başlayınca kelimeler incindi. Kimse kahramanların duygularını dinlemiyor, kimse bir hikâyeyi bitirince onunla ilgili güzel bir düşünce paylaşmıyordu. Böylece renkler kavanozlara saklandı.”

Mina, kitapların yeniden canlanması için ne yapmaları gerektiğini sordu. Pırıltı, üç küçük ışık istedi: bir merak kıvılcımı, bir iyilik parıltısı ve birlikte söylenmiş bir cümle. Mina önce boş kitabın başına oturdu. Duru Hanım yanına geldi ve ona çocukken en sevdiği hikâyeyi anlattı. Mina, hikâyedeki yaşlı değirmencinin neden her sabah kapısının önüne bir tas su bıraktığını sordu. Bu soru, ilk ışığı uyandırdı.

Sonra ikisi kütüphanenin önünde, yağmurdan ıslanmış bir serçeye küçük bir yuva hazırladı. Serçe kanatlarını silkeleyip cıvıldayınca ikinci ışık parladı. Fakat üçüncü ışık için yalnızca Mina ile Duru Hanım yetmedi. Kasabadaki çocukları çağırdılar. Her çocuk bir kitap seçti; kimi komik bir öykü okudu, kimi doğayla ilgili bir şiir söyledi, kimi de dinlediği hikâyeden öğrendiği güzel bir davranışı anlattı. En sonunda hepsi aynı cümleyi seslendirdi: “Bir hikâye, paylaşıldıkça çoğalır.”

Kavanozlar birer birer açıldı. Merak, neşe ve dostluk ışıkları kitapların sayfalarına uçtu. Boş kapaklarda önce noktalar belirdi, sonra harfler, çizimler ve rengârenk kahramanlar geri döndü. Koyu yeşil kitap da Mina’nın ellerinde yeniden yazılmaya başladı. İlk sayfasında, o gün kütüphaneye gelen çocukların ortak macerası vardı.

O günden sonra Gümüşova Kütüphanesi’nde her cuma “Paylaşılan Hikâyeler Saati” düzenlendi. Çocuklar yalnızca okumadı; düşündü, sordu, dinledi ve birbirlerine iyilik için küçük fikirler verdi. Mina ise boş kitapta yeni sayfalar açıldıkça şunu öğrendi: Bir kitabın en güzel sonu, kapağı kapattıktan sonra insanın içinde başlayan değişimdi.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu