Üçüncü Zilin Ardındaki Renkli Oda

Kasabanın eski okulunda her sabah iki zil çalardı. İlki dersin başlayacağını, ikincisi teneffüsün bittiğini haber verirdi. Fakat okulun çatı katından gelen üçüncü bir zil sesi, yıllardır kimsenin kulağına ulaşmamıştı. Ta ki üçüncü sınıfta okuyan Mina, yağmurlu bir salı günü koridorda garip bir tını duyana kadar.
Mina, sesin ardından yürüyünce merdivenlerin altında duran küçük, mavi bir kapı gördü. Kapının üzerinde tozla kaplanmış bir yazı vardı: Renkli Oda. Yanında paslı bir düğme ve üç boş daire bulunuyordu. Mina düğmeye bastı. İçeriden incecik bir çan sesi yükseldi.
O sırada en yakın arkadaşları Arın ve Lema da koridora geldiler. Mina gördüklerini anlatınca üçü kapıyı birlikte ittiler. Kapı hemen açılmadı. Arın kapının altını, Lema da üstünü inceledi. Sonunda Mina, boş dairelerin her birine farklı renkte bir şey koymak gerektiğini düşündü.
Öğretmenleri Sevil Hanım, çocukların arayışını duyunca onlara okulun geçmişinden söz etti. Yıllar önce bu odada öğrenciler resim yapar, kuklalar hazırlar, mahalledeki yaşlılara mektuplar yazarmış. Oda, herkesin bir şey kattığı bir paylaşım köşesiymiş. Ancak zamanla eşyalar dağıtılmış ve kapı unutulmuş.
Çocuklar sınıfa dönüp arkadaşlarından yardım istediler. Birisi kırmızı bir düğme, biri sarı bir kurdele, bir başkası da yeşil bir boncuk getirdi. Fakat düğmelerden biri fazla büyüktü, kurdele ise daireye sığmıyordu. Çocuklar kısa sürede tartışmaya başladılar. Herkes kendi getirdiğinin en uygun olduğunu söylüyordu.
Sevil Hanım, masaya üç boş kutu koydu ve sakin bir sesle konuştu: Bir kapıyı açmak için yalnızca doğru eşyayı bulmak yetmez. Herkesin fikrini dinlemek de gerekir. Bunun üzerine Mina, arkadaşlarından sırayla konuşmalarını istedi. Arın, büyük düğmenin kesilip küçültülebileceğini söyledi. Lema, kurdeleyi örerek ince bir şerit yapmayı önerdi. Diğerleri de boncuğu ortaya yerleştirmeyi kabul etti.
Çocuklar birlikte çalışınca üç boş daire kısa sürede renklerle doldu. Mavi kapı yavaşça açıldı. İçerisi karanlık değil, gün ışığıyla parlayan sevimli bir odaydı. Duvarlarda yarım kalmış resimler, raflarda tahta kuklalar, köşede ise üzerinde üç küçük zil bulunan yuvarlak bir masa vardı.
Masanın üzerinde eski bir not duruyordu: Bu oda, kendisi için değil, başkalarına neşe vermek isteyenler için açılır. Çocuklar notu okuyunca odanın neden yıllarca sessiz kaldığını anladılar. Odayı kullanacak kimse kalmayınca üçüncü zil de susmuştu.
Mina, sınıf arkadaşlarına her hafta bir iyilik hazırlamayı önerdi. İlk hafta mahalledeki fırıncı amca için teşekkür kartları yaptılar. İkinci hafta okul bahçesine yağmurdan korunacak küçük bir kitap rafı yerleştirdiler. Üçüncü hafta, okumakta zorlanan öğrenciler için resimli öyküler hazırladılar.
Her çalışma bittiğinde üç zilden biri çalıyordu. Zillerden ilki yeni bir fikir doğduğunda, ikincisi herkes görevini tamamladığında, üçüncüsü ise yapılan iyilik bir başkasının yüzünü güldürdüğünde ses veriyordu. Böylece renkli oda, yalnızca eski bir yer olmaktan çıkıp okulun en canlı köşesine dönüştü.
Bir cuma günü Sevil Hanım çocukları bahçeye çağırdı. Gökyüzü bulutluydu, fakat okulun pencerelerinden renkli ışıklar taşıyordu. Mina, mavi kapının artık kilitlenmediğini görünce sevindi. Arın, yeni bir fikir buldu: Her sınıf odaya kendi rengini bırakacaktı. Lema da kapının üzerine şu cümleyi yazdı: Birlikte düşünürsek en sessiz yer bile şarkı söyleyebilir.
O günden sonra okulda yalnızca iki zil çalmadı. Üçüncü zil de her hafta duyuldu. Bazen yumuşak, bazen neşeli, bazen de meraklı bir sesle… Çocuklar onun aslında sihirli bir zil değil, paylaşmayı hatırlayan kalplerin sesi olduğunu öğrendiler. Bu yüzden en güzel 3. sınıf hikayeleri, bir çocuğun tek başına bulduğu sırla değil, arkadaşlarıyla birlikte kurduğu iyilikle tamamlanırdı.




